<<Divan-ı İrfan FİHRİST

DÎVÂN-I İRFAN HAYRET-İ HAYRÂN'DAN AÇIKLAMA


Dîvân-ı İrfân'ın her kasidesi ma'rifettullah'tan bir kapı ve usûl, her kelimesi hâl denizinden doğan bir inci, sülûk yolunu aydınlatan ve açıklayan ilâhî ilhâm olan bu dîvânın açıklamasını, Nâsûttan Lâhûta kadar işaretle tane tane söyleyen İmâm-i Alî'nin evlâdı yine ancak bir SEYYÎD KADRÎ HAZÎN yapar.

Bir gün "Ezim Iru le meyhâne dikim pervâz di câmede" kasîdesi okunuyordu. Hz. Şeyh buyurdu ki: "Bu beyte ma'nâ verene mürîd olurum."

Tasavvuf ilminin bu özelliğine delil olarak şunu belirteyim. Bundan 380 yıl evvel yaşamış Şeyh Ahmet Cezerî'nin âlemde meşhur dîvânının ma'nâları pek çok ulemâ ve meşâyihi meşgul etmiş, hatta son zamanın büyük üstadlarından  SAÎD-I NURSÎ Hazretleri bile bu dîvân hakkında şöyle beyan etmistir.

Melâye bûti ev kissa gûti
Ti kesi fehm ne kirye ji gayri SAÎD-I NURSÎ

"Mollayı Bûti (yani Şeyh Ahmed Cizeri) senin dediklerini,
hiç kimse anlamadı, Saîd-i Nursî'den başka..."

Sonradan hâl ve Ledûnni ilminin derinliğine girdiğinde, evvelki sözünü şöyle doğruladı:
Ey melâye bûti ve kissa te gûti
Sat veku saîd ji rabin nizânin te çi gûti

"Ey Bûti hocası! Senin dediklerini,
Saîd gibi yüzlerce kalksa ne dediğini bilemez... ?"

Hakikaten, Cizre ve etrafinda bu dîvânın hayranı olmuş pek çok ulemâ ve şeyhler, mânâların açıklamasında acze düşmüşler, çokları soruşturma sonrası yine Divan-ı İrfan Sahibi SEYYÎD MUHAMMED KADRİ Hazretlerinin açıklamasını en doğru ve en güzel bularak tatmin olmuşlardır.

Bir gün âlim Molla Müftü Abdülkâdir ve bir ilmi heyet, Şeyh Ahmed Cezerî'nin divanından:

Ji mcadunl ji la seyye me nâsi sirre kayyûmî
Sicûdi fi turâbi mahvi enel â'la makamâtî

"Yokluktan, lâ şey'iyetten kayyûmiyet sırrını bildik.
Secdem toprağında mahviyetinde! Bu benim en yüksek makâmımdır."

Beyti üzerine aylarca izâh ve münakaşada kaldılar. Birbirlerini tatmin edemediler. Hz. Şeyh Seyyid Kadrî 'ye geldiler. Hz. Şeyh bu beytin hakiki mânâsını açıklayarak, âyeti kerîme ile de isbât etti. Hepsi de kabul ettiler. Hatta müftü yemin ederek, Şeyh Ahmet Hazretlerinin bahsettigi son makamın ve beytin hakiki mânâsının bundan gayri olmadığını söyledi. Çünkü, âyeti kerîmeyi de hakiki yeni bir mânâ ile Hz. Şeyh açıkladı.

Evet bu ilmi, hâl ve yaşayan eren bilir. En büyük mutasavvıfların beyan ettikleri bu son makâmlar ve manevî ilmi arttıran hakikat dürleri (incileri) bu Dîvân-ı İrfân'da mevcûddur.  Her ne kadar bu makâm ve hakikatlere varmak, haslar hasına mahsus bir ilâhî fadıl (lütuf) ise de, muhabbet şûlesi ile duyduğum ve büyük pirlerin açıkladığı bazı kasîdelerden açıklama yapmayı faydalı buldum.

 

AÇIKLAMA: 1

İmâm-ı Rabbânî (Kds) 294. mektubunda beyân eder ki:

"Allahu Teâlâ (CC)'nin sekiz hakiki sıfatının birincisi HAYAT sıfatıdır. Hayat sıfatı, bütün sıfatların anasıdır. Hepsinin temelidir. Hepsinden daha öncedir. Buna en yakın olan sıfat İLİM sıfatıdır. Son Resûl Hz. Muhammed'in mebde-i teayyûnüdür (Yani ilk var olmanın başlangıcıdır.). Öteki sıfatlar, başka insanların mebdei taayyünleridir." Diğer mektuplarında da şu açıklamayı yapmıştır:

"Zâti Âlâ mertebesinde her ne kadar başka sıfatlar da dikkate alınmamış ise de (yani sâlik, Zâti Alâ'ya varınca bütün sıfatlardan geçmiştir.) diğer sıfatlar, zât mertebesine yetişmeden yok olurlar. HAYAT sıfatı ise oraya yetişince yok olur."

Yine bir mektubunda: Büyük şeyh MUHYİDDİNİ ARABİ (Kds) İLİM sıfatından sonra VAHDET makâmına erişildiğini söylüyorsa da. İmâm-ı Rabbâni Hazretleri ise, HAY makamının, İLİM sıfatı makâmından sonra ve çok daha büyük makâm olduğunu, ancak, HAY makâmından sonra VAHDET makâmına erişileceğini, Şeyhi Ekber'in İLİM makâmında kaldığını, esasen çok büyük zâtların dahi HAY makâmına eremediklerini ve hatta bahis etmediklerini söylemiştir.

Bu konuda DÎVÂN-I İRFÂN'da görülen açıklama:

Hz. Resûl'den alınan VAHDET makâmını Şeyhimiz Seyyîd Muhammed Kadrî Hazretleri (Jl BEHNÂ SUR GULE) kasidesinde şöyle açıklamaktadır.

"Bu gün Kırmızı Gül (Hz. Resûl (AS)) kokusu, Bülbüle (Seyyîd Muhammed Kadrî'ye) ne de hoş geliyor.
Seherde tâliim o şirin gül dilber, mey ile mestâne geliyor.
O Şirin Dilber (Hz. Resûl), Eymen vadisinin zât nuru ile beni, yüksek Şâhı Pîr Hüsamüddin'den devr alarak, gönlüme ne de parlak güneş geliyor.
Gönülden celalli güneşim. Berrak çeşmenin ta başındayım.
Bu da üstâddan üstada geliyor. Nasıl hâl ilmi deniziyim ben?
Gayb hikmetinden şaşmaz günlümün berraklığı Üstâddan geliyor.
Kevser ruhunun aslından pak cevherin neslindenim.
Burçlarda yeşil kuşum, onun için uçuşum yüksekten geliyor.
Uçuşun şahin uçuşudur. HAY ismiyle öterim.
Vahdet makamı çok uzaktır. (Yani herkesin erişeceği makâm değildir.) Nurlu aynanın hükmü iledir.
EYMEN vadisindeki TUR'a olan tecellidir ki, benim için bütün yerler mukaddes geliyor."
(1)

Bu kasidede, VAHDET makâmına eren Hz. Şeyh, VAHDET makâmının HAY makâmından sonra olduğunu beyân etmiştir.

(1) Kırmızı Gül Kokusu kasidesinden

 

AÇIKLAMA: 2


İmâm-ı Rabbânî (Kds) 272. mektubunda beyân eder ki:
"Hâce Nakşibend (Kds) buyurdu ki: Her görülen, her işitilen ve her anlaşılan O'NDAN başkadır. Kelime-i Tevhîd söylerken (LÂ) ile birlikte bunların hepsini yok etmelidir. Bunun için, kesrette vahdeti görmek de nefyedilecektir. Nefyedelmesi lâzım gelen şey, O mukaddes varlıkta bulunamaz.

Hâce Hazretlerinin bu sözü beni şuhûddan kurtardı. Şuhûdu görmenin zevklerine bağlı kalmaya son verdi, ilimden cehle çıkardı. Marifetten hayrete ulaştırdı. Allahu Teâlâ, o büyük veliye bizim tarafımızdan çok iyilikler versin. Bu sözümle o büyük mürşidin müridi olduğumu, onun kölesi olmakla şereflendiğimi bildiriyorum. Doğrusu, evliyadan çok azı onun gibi söylemiştir. Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurdu ki: "Bahaeddin'in başlangıcı, Bayezid-i Bestâmî'nin sonu değilse, Allahu Teâlâ'nın marifeti bana haram olsun." Bu sözü ile şimdi ne demek istediği anlaşılıyor. Çünkü, Beyazid çok yükseldi ise de Şuhûddan, müşahededen kurtulamadı. SÜBHÂNÎ çerçevesinin darlığından çıkamadı. Şâh-ı Nakşibend ise bir (LÂ) kelimesi ile bütün müşâhadelerini, gördüklerini, bulduklarını hepsini yok etti. Hepsini Allahu Teâlâ'dan başka bildi. Onun bîçûn dediğine, ÇÛN dedi. Onun kemâl gördüğünü noksanlık gördü. Onun için teşbihten ileri gidemeyen sonu, büyük hocamızın başlangıcı oldu."

Mektup daha çok kıymetli ve muazzam bilgilerle devam etmektedir. Bu makâmı da geçmiş Şeyhimiz Seyyid Muhammed Kadrî'nin Dîvân-ı İrfân'ından beyitler:

NAYET BE HAVALEM LÂ , NAYET BE DİLEM İLLÂ
EL MİNNETÜ LİL MEVLÂ, EZ ABDE HUDAYIM EZ.
"Gelmez hayalime (LÂ ), gönlüme de gelmez (İLLÂ)

Mevlâya çok minnetler olsun ki, ben ALLAH kuluyum ben."(1)

 

DER MAKAME HAYRETİME NURE VAHDET PE KETİME
DER KÜNÛZE VUSLETİME LÂ VELÂ, İLLÂ VELÂ
LÂ VELÂ VAHDET MAKAMIM, ŞEYHE CİNNU İNSU ÂMIM
REHBERİM ŞÂHIM HÜSAMIM, MİN TABAKATÜL ULÂ
"Hayret makamındayım. Vahdet nuruna erdim.
Vuslet Haz î nelerindeyim. Lâ velâ illâ velâ.
Lâ velâ vahdet makâmım, insan ve cinlerin hepsinin şeyhiyim.
Ben tabakatül ulâdayım. Rehberim Şâh-ı P î r Hisâmüddin'dir" (2)

"Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemin"

Resûl'ünün bizzat halifesi olan Seyyid Muhammed Kadrî, elbette inslerin, cinlerin ve âmden herkesin şeyhi olur.

Bu hususu teyid eden Divânı İrfan'ın beyitleri:

Lİ GÜLE EZ BÜLBÜLE HAK BUM, VEKİLE ŞÂHİ MUTLAKBUM,
BI GÜFTARA MUSADDAK BUM SADAYE TAYRE KENGERTE.
"Güle (Hz. Resûl'e) Hak bülbülüyüm. O mutlak Şâh'ın vekiliyim,

Sözlerimle de doğruyum Kenger kuşu gibi bu sesimde yayılır."

 

ÇINÂDİR TÂCE RENGİNİM BI DİL CÂMÂ CİHÂN BÎNİM
MUCİZE ŞÂHE YÂSÎNİM HAKİKAT BU ME REHBER TE
"Ne kadar nâdir renkli taçlıyım? Gönül aynasında bütün cihanı görenim,

Şâh-ı Yâsinden (Hz. Resûl'den) icâzetliyim. Bu hakikattir. O bize rehber geliyor." (3)

 

SÂKİYE HAVDIM Bl TÂCU İZZU CÂHE BE MİSÂL
VÂRİSE ŞÂHE HÜSEYNİM CANIM HEM CÂNÂNEYİM
HIRKA PUŞE SEBZE NURİNİM BİYEDDİL MUSTAFÂ
TAYRE KESKİM NURİ BİSKİM ÇENK BI ZER TUĞRÂNEYİM
"Hz. Resûl havzının sakisiyim. Taçlı ve misli görülmemiş yüksek makâmla,
ŞAH İMÂM HÛSEYlN'in vârisiyim. Hem sevgililere sevgiliyim,
YEŞİL NURLU HIRKAYI Hz. Resûl MUSTAFÂ'nın elinden giydim,
Yeşil kuşum nurlu perçemliyim. Sarı kanatlı tuğralıyım." (4)

(1) Hz. Şahın Yanında kasidesinden.
(2) Dilber Elinde Gönül kasidesinden
(3) Kırmızı Gül Kokusu kasidesinden.
(4) Şâh Evladı Şâhım kasidesinden.

 

AÇIKLAMA: 3


EI-Fetih suresi Meâli Şerifi:
"Ey EKREMÜRRASÛL MUHAMMED (AS)! Biz hakikat sana apâşikâr bir fetih açtık. Geçmiş ve gelecek zenbini, Allah'ın yarlığaması, senin üzerindeki nimetinin tamamlanması, seni doğru yola iletmesi içindir. Allah'ın sana çok şerefli bir muzafferiyetle yardım etmesi içindir." (l, 2 ve 3. Âyetler)

Ayet-i Kerîmenin Açıklanması:
Şeyh Abdulaziz DEBBAĞ Hazretleri der ki:
"Fetihten maksad Müşâhadedir. Yani Müşahedeyi HAK'tır. Zirâ Cenâb-ı Hakk'ın ilmi sabıkında geçmiştir ki, halkın hepsi mârifet-i ilâhiyeye mahzar olmayacaktır. Mazhar olmayanlarda hicâb içinde kalmıştır. Cenâb-ı Hak, onları müşâhade-i fiiliyetinden ve meşâhede-i zâtiyesinden men etmiştir. Eğer bu perde kaldırılmış olsaydı, Hak Teâlâ'yı görürlerdi. Cenâb-ı Hak, bu rahmeti ile Peygamberinden hicabı giderdi. Ona müşâhadesi ile ikrâm etti. Binaenaleyh O, haktan gelen ve Hakka dayanan hakikattan başka bir şey görmez, işte FETH-İ MUBÎN ile işaretlenen budur. Âyet-i Kerîmede beyân edilen ZENB'ten maksad, gaflet ve Zâtının turâbî (maddi) asıl neş'etindeki HİCÂB ZULMETİ'dir. Cenâb-ı Hak, Peygamberinden hicâbı gidermiştir. Geçmiş ve gelecekteki zenbin yarlığanması demek, o hicabın tamamen kalkması demektir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

"SANA APAÇIK BİR FETİH VERDİK. -HİKMETİ DE SENDEN HİCABI TAMAMEN GİDERMEK-ÜZERİNDE BİZDEN OLAN NİMETİ TAMAMLAMAK, HİDAYET VE NUSRETE KAVUŞTURMAKTIR. Çünkü hicâbın giderilmesinden büyük nimet, Maârif-i ilâhiyenin fevkinde bir hidâyet ve bu haldeki NUSRETTEN büyük bir NUSRET yoktur."

EL FETİH SURESİ İLE İLGİLİ D Î VÂN-l İRFÂN'DAN KASÎDELER:

Me jı deste te şirine kasidesinden tercüme:

"Yüzlerce aylardan daha nurlu güzel yüzlünün (Hz. Resûl) elinden mey içtim, ondan Gönül Haslığını diledim. O bana sayısızca sundu. Ben de Onun güzelliği karşısında içtim. Elimi tutacak beraberliğine yalvardım. Bütün isteklerim hoş görüldü. Verdiği söz ve ahitlerini yerine getirdi. Gönlümde "İNNÂ FETEHNÂ" suresi doğdu. Bu, Allah'ın nurundan bir ayine idi ki şavkı da sevgiliye ve her tarafa vurdu. Şavkı cihânı aydınlattı." (Şavk : Göz alıcı parıltı) (1)

Bu beyitlerden anlıyoruz ki Hz. Resûl, EI-Fetih suresinin SIRRINI ve NUSRETİNİ Hz. Şeyhe vermiş ve gelmiş ile geleceklerin keşfini ve ilmini vererek hicâbı kaldırmıştır.

Bu konuda bazı beyitler:

DİL JIL LEM'E BUYE MÂHİR AYİNEK JI NURE HUYÂKİR
SUREİ İNNAHU N Â SIR CAE Fİ FETHUSSAVÂB
"Gönül onun lem 'asından nurlandı. Nurdan bir ayine göründü.

İNNÂ FETAHNÂ suresi'ni zaferle, bize tam olarak fetih verdik" (2)

 

Bİ DİL CÂMÂ CİHAN BİNİM JI DEME

Gönülden Cihânı görenim yüzünden. (3)

 

KAFİTA KAFAN SERANSER TEF ME DİTİN BE HİCÂB
Kaftan Kafa kadar baştan başa hicâbsız olarak gördüm. (4)

(1) Sen Şirin Elinden kasidesinden.
(2) Leyla kasidesinden.
(3) Ayetullahi Şer î f kasidesinden
(4) Leyla kasidesinden


AÇIKLAMA: 4

DİLEMİN RAVDEYA HÜSNE Jl BINEFŞU SÜSINU LÂLÂ

ŞAFAK DABU Ll BER BEJNE ME HAMLANDİ Jİ BU YARA

ME HAMLEKKİR Jl GULA SUHRE ME DİL BU MAKDESU TURA
BELE DİL BEYTU MAMURE Jl RENGE ŞÂHU DİLDÂRA
Jl RENGE ŞÂH Çl YAKUTUM Bl CANU DİL Çl ZEMRUDUM
BE SİNE MESCİDA CUDUM EZİM MESKEN Jl BU YARA
"Gönlüm güzelliğin bahçesi, menekşe sümbül ve lâleden.
Boyu önünde şafak verdi. Biz Onu yârlar için süsledik.
Gönlüm MAKDES ve TÛR oldu.
Evet, gönül Beytü'l-M'amûr'dur Şâh ve sevgililerin renginden.
Şâhın renginden nasıl bir yâkûtum! Can ve gönülden nasıl bir zümrüdüm.
Sinem Cûdî dağının mescididir. Evet, yârlar için ben meskenim (1)

(Hz. Şeyhten işittim. ZÜMRÜT, Peygamber Efendimizin, YAKUT ise diğer peygamberlerin sembolüdür)

AÇIKLAMA : Ş â hım Hisâmüddin'in renginden (nispetinden, himmetinden) velayetim. Peygamberlerin velayetinden, can ve gönülden de ne acâib? Hz. Rasûl'ün nispetinden ve nurundanım. (Yani hudutsuz) Sînem de CÛDÎ DAĞI MESCİDİ olup, yârlar için ben meskenim. (Hz. Nuh, tufanda gemide iken, kâfirler boğulduktan sonra "Yâ Rabbi! Beni mübarek bir yere kondur. Sen konaklatanların en hayırlısısın." diye dua etti. Cenâb-ı Hak duasını kabul ederek CÛDÎ DAĞI'nın üzerine inmesini emretti.)

Hz. Şeyhin açıklamasına göre, CÛDÎ DAĞI'nın mübarek olmasının sebebi: Ruhlar âleminde, Hz. Rasûl, Peygamberler ve diğer büyük evliyaların ruhları CÛDÎ DAĞI üzerinde bir toplantı yapmışlardır. (Bu toplantı, dünya yaratılmış, fakat henüz bedenler yaratılmadan önce olmuştur.)

Bu kasîdede Hz. Şeyh der ki:
"Sinem O kudsî ruhların toplandığı CÛDÎ DAĞI MESCİDİ dir. YÂRLAR İÇİN BENİM MESKEN."

(1) Güzelliğin Bahçesi kasidesinden

 

AÇIKLAMA: 5


Abdullah ARIĞ, "Allah'ı Niçin Anıyoruz?" isimli kitabının 459. sahifesinde. Mektûbat-ı İMÂMI RABBÂNÎ'den naklederek der ki: "Server-i Kainat (AS) Efendimize uymak dünya ve ahiret saâdetinin sermayesidir Bunun yedi derece ve mertebesi vardır:

1. Derece : Ehli islâmın avâmına mahsustur. Şeriat hükümlerini yerine getirmek ve sünneti seniyyeye uymak gibi. Ki kalp ile tasdikten sonradır. Vilâyet derecesine bağlı olan İTMİNANI NEFİS'ten evveldir. Muameleleri itminani nefse erişmeyen ULEMÂİ ZAHİR dahi, abidler, zâhidler bu birinci derecededirler. Bu derecedeki mütabaat, yani Peygambere uymak surettedir. Hakikatte değildir. Fakat âhireti kurtarır. Allahu Teâlâ kereminden, nefsin inkârına itibar etmeyip, kalbin tasdiki ile iktifa eder.

2. Derece : Peygamberimizin sözlerine ve amellerine uymaktır ki, bâtına taalluk eden ahlâkı düzeltmek, rezil sıfatları defetmek ve bâtınî hastalıkları ve manevî illetleri giderme gibi. Bunlar makâmı tarikate bağlıdır. Sûfiler yolunda uyulan ŞEYH'ten SEYRİ İLELLAH merhalelerini kat eden sülû k erbabına mahsustur.

3. Derece : Peygamberimizin halleri, zevkleri ve mevâcidine uymaktır ki, bunlar velayet makâmına hastır. Çünkü velayete erişmiş nefis, mutmainne olmuş, serkeşlikten vazgeçmiş, inkârdan ikrâra ve küfürden İslam'a gelmiş ve uymakla, çok çalışmakla yaptığı ibâdetler suretlikten kurtulup, hakiki ibâdet olmuştur.

4. Derece: Velâyeti hassanın husûlünden sonra hâsıl olan HAKİKAT, amel-i sâlihanın yerine getirilmesidir. Bu derece, ULEMÂ-İRÂSİHÛNE mahsustur ki, bunlar Kur'ân'daki müteşâbihâtın te'vilinden nasipleri vardır. Ve sureler başındaki HURUFU MUKATTA'nın esrârından da haberleri vardır. Bunlar bid'ay-ı haseneden bid'ay-ı seyyie gibi kaçınırlar.

5. Derece : Peygamberimizin kemâlatından ittibâdır ki, O kemâlatın husûle gelmesinde İLİM ve AMELİN dahli yoktur. Belki bunların husûlü, MAHZ-I FADL-I HÜDÂ'dır. (Sadece Allah'ın lütfundan ibarettir, çalışmakla kazanılmaz.)

6. Derece : Peygamberimizin makâmı mahbûbiyetine mahsus olan KEMÂLÂTINA uymaktır.

7. Derece : NUZÛL ve HUBÛTA tealluk eder. Bu dereceye geçen derecelerin hepsini içine almıştır. Bu derecede TÂBİ ve MATBÛ sanki bir olmuştur.

Ulemâ-i zâhir birinci derece ile kanâat etmişlerdir. Keşke o dereceyi dahi başa çıkarsalardı. Onlar, mutabaâtı, şeriâtın suretine mahs û r kıldılar. Bunun ötesinde başka derece yok sandılar. Mutabaât derecelerine erişmeye vesile olan TARÎK-İ SÛFİYE'yi boş çalışmak zannettiler, meşâyihi anlamadılar, tanımadılar.

Hz. Resûle (AS) ittibâ ve vuslatın en son makam ve üst derecesine varan Hz. Şeyh Seyyid Muhammed Kadrî , Dîvân-ı İrfân'ın çok yerinde bu vuslatı eşsiz bir ifâde ve hâl ile beyân etmiştir. Sohbetinde bizzat dinledim; Buyurdu ki:

"Bütün hallerimde Hz. Resûl (AS) bir lâhzâ bile kalb gözümden ayrılmıyor. Maddî fikrimde dahi Asr-ı Saâdetin ve
Sohbetin geçtiğini bilmiyorum. Üç dört ayda bir, az bir zaman için Asr-ı Saâdetin geçtiği ve 1300 seneden fazla olduğu maddî fikrime geliyorsa da, o hâtırâ da yine kayboluyor."

Bu konuda bazı beyitler:

HALU AHVÂLAN Bİ BEJİM DURRU YÂKÛTAN BİREJİM
BÜLBÜLE SUHR GÜLJİ MEJİM VAKTE ÂLEM YEK ĞAMAM
VAKTE ÂLEM YEK ĞAMAM BU STUNEKİ NUR JE NEVDE RABU
RUH Jl NURE CÜDA BU TA BIBIT YEVMİL KIYAM
EZ BİVE HALİ HEVESBUM DERREHE IŞKE CERESBUM
LEV KU EV İSA NEFESBUM KADRİYE DİL SADE CAM

Hâl ve ahvalleri söyleyeyim. DÜR (inci) ve YÂKÛT'ları serpeyim. Âlem daha belirsiz iken (Yani ilk yaratılırken) ben kırmızı gül Hz. Resûl'ün bülbülüydüm. O âlemden Hz. Resûl'ün nuru bir direk gibi tecellî etti. Ruhum da kıyâmete kadar O nur iledir. Nurdan ayrılmayan ruhum. Allah 'in HAY ismi ile parıldayan tam bir bedir oldu. Hâlen de bu hâlin aşkı ileyim. Aşk yolunun çıngırağıyım. Gönlü sâde kristâl Kadr î Onun için İsâ nefeslidir. (Ölüleri diriltir ve aşk yolunun öncüsüdür) (1)

 

HADDEN JI Y Â K Û TA ŞEFÂF AKSE HU Dİ KADRÎ LI NÂF

TEŞBİHE RÛJE BU LE AF, HİNA ME DİBUM ÇUM JE HEŞ

Haddeden geçmiş kristâl yakut gerdanda. Kadrî aksini gördü suyun içinde erimiş güneş gibi yok oldu (Tam fenaya girdim). HAZÎN (Kadrî) O halkalı zülfünün sâyesinde kendinden geçmiş, O güzel yüzünü gördüğünden beri deli divâne olmuştur. (2)

 

ME ŞULE PERTEVÂ RUMA LI DER DİL ÂTEŞU NURE
DI SUJİM DER CİĞER PÜNHAN VE ZAHİR HEM ÇIPERVANE
ME DİL TAB'ABİ VEÇHE YAR NEMİ BİMİN HEÇİ AĞYAR
ME PA BENDE BU ZÜLFEN TAR DERİN PEYRUZE KÂŞANE
Yârin kırmızı yanağının pertev şulesi gönlümde ateş ve nurdur.
Gizli aşikâr yanan ciğerime pervane nedir?
Yarin güzel yüzü kalbimde TÂB olmuştur, (basılmıştır) Bundan başka her şey bana ağyardır.

Yeşil kâşanesi içinde ayaklarım taze zülfüne bağlanmıştır. (3)

 

KADRE PÂKE TAB'IM MA DIZANE KADRİYA HERKES

Kadri yüksek O Tertemize tab'ım. Fakat ey Kadrî, herkes biliyor mu? (4)

 

AŞIKE RUHSARE ŞEM'İM TAB'I NURE RUYE DOST
SUHTİYE ŞEM'İM HAKİKAT ŞEM'U HEM PERVANEYİM
TAYRE LÂHUTİMU-DİL SUHTİMA-DER DERE HIRAB
FARIĞ EZ NAMU NİŞANAN HİL'EYİ SAD DÂNEYİM
Kırmızı yanağı mumunun aşıkıyım. O dost nurlu yanağının TAB'ıyım.
Hakikat mumundan yanık pervane ve hem de mumum.
Bu dünyada gönlü yanık LÂHUT kuşuyum.

Nâm ve niş â nlardan arınmış. YÜZDÂNE ile hil'atliyim. (99 Esma ve Zat ismi) (5)

 

EY Kİ SEYYİD KADRÎ DÂİM BİYÂRERÂ REFİK
HÂLU HUNDURA TE DİL TAB'A HAKİKAT BE HİLÂF

Ey ki Seyyid Kadrî dâim â yâr ile beraber. İçin, dışın ve gönlün yâr ile tab olmuş. Bu hakikattir. Hilaf değildir. (6)

 

(1) Güzel Dilber kasidesinden.
(2) Dilberin Güzel Yüzü kasidesinden
(3) Saki kasidesinden.
(4) Nurlar Nuru kasidesinden
(5) Şah Evladı Şahım kasidesinden.
(6) Zahid Sözü kasidesinden.

 

AÇIKLAMA: 6


İmâm-ı Rabbânî (Kds) 290. mektubunun bir kısmında özetle beyan eder ki:

"Perdesiz olan Şuhûd'a (BERKÎ) şimşek gibi demişlerdir. Berkînin perdelenmemesine (YÂDÎDÂŞT) demişler. ĞAYB olmayan devamlı huzûr demektir. Çünkü, şuhûd perdelenirse ĞAYB olur. Bu durum mahbûblarda devamlıdır. Bedenleri ruhları gibi olmuştur. Nisbetleri bütün nisbetlerin üstünde olmuştur. Huzûrun son mertebesi de perdesiz, devamlı olanıdır. Bu durum NAKŞİ Tarikatının çok büyüklerine mahsustur. Başka silsilenin büyüklerinden bir kaçına da nasip olmuştur. Evliyânın büyüklerinden ŞEYH EBÛ SAÎD EBU'L HAYR (Kds) bunun açıklamasını yani, bu BERK'in devamlı olup olmadığını iki sefer şeyhinden sormuş, "Berk devamsızdır" cevabını almıştır. Üçüncü sefer sorduğunda. Şeyhi demiş ki; "Devamlı olabilir. Fakat bu çok az kimselere nasib olur." Ebu'l Hayr bu cevabı alınca raks etmiş, "Bu çok az rastlananlardan biridir" demiştir.

D Î VÂN-I İRFÂN'da bu konu ile ilgili beyitler:

TEŞBİHE M Û S Â DAİM ME CANU DİL HUZURE

Hz. M û sâ benzeri Gönül ve Candan dâim huzurdayım. (1)

 

BI DİL TURUM VEKU NURUM KU HER EZ

SIFAT BERKA ŞAFAK SUHRUM KU HER EZ

HABERDARIM JE SIRRA KUNTU KENZEN
NESEB ÂLİYU MEŞHURUM KU HER EZ
"Gönülden T Û R'um (ilâhî tecellâya mazhar) TÛR'daki NUR gibiyim dâima ben.
BERK sıfatlıyım, şafakımda kırımızı (Hz. Ebubekir'den)
KÜNTÜ KENZEN sırrından haberdâr,

Nesebi âlî ki dâimâ meşh û rum ben." (2)

 

LE TURE SÎNEİ DİL NURE NURE
Çİ MİSBAHEK ŞERÎF BU LA MİSALÎ
MİSÂLÂ KEVKEBA SUBHE SEHERGÂH
SEMAU ARDU KÜRSÎ PE ŞEMALÎ
Tur Dağı sinemde gönül, nurlar nurudur. (Zat î Nur)
O nur nasıl şerif bir yıldıza benzer!
Aynen seher vaktindeki sabah yıldızı gibi

Gökler; yerler ve kürsü onunla aydınlandı. (3)

 

LE TURE SİNEİ DİL VADİYE EYMEN ÇIRAYE LEVME SEYR
NURİ NUR DER ŞUŞEYİ CAN Dİ BI ÜMMİDE KABES
Ey Kadr î , gönül EYMEN vadisinin çırasıdır. Onun için kendini seyirdesin.
Kristâl, vücûdunda NURLAR NURU cânını (ruhaniyetini) görünce KÂBES mi zannettin. (4)

Hz. Şeyh sohbette açıkladı: Hz. M û sa'nın EYMEN VÂDİSİ'nde gördüğü KÂBES (ateş), kalbinde zuhur eden zât nurunun aksi idi. Ateşi gördüğü yere gidince, kendisine şöyle nidâ geldi: EY M Û SA ŞÜPHESİZ BENİM- BEN SENİN RABBİNİM. HAYDİ PAPUÇLARINI ÇIKAR. ÇÜNKÜ, SEN MUKADDES VÂDİ-İ TUVÂDASIN' (TAHA SURESİ)

LI VADE CAN KABES İSA NİDA HAT MIN VEKU M ÛSA
ÇI BEJİM DER HAKİ İSA LİBASAN KUTSİYAN BERKİM
Eymen Vadisinde canım (ruhum) Kâbes gibi tutuştu ışık verdi. Hz. Musa gibi bana da NİDÂ geldi.

Hz. İSÂ hakkında da ne söyleyeyim ki? Kudsî elbiselerini giydim. (5)

 

JI SENA BERKİ TECELLÂ VEKU MUSA BİRESİ
Senâ vâdisinde tecell î berkine Hz. M û sa gibi seyirdeyim. (6)

Mektubatı Rabbânî makâmları beyân etmekle devam ediyor:

MUTLAK NİHAYET: Ötelerin ötesidir. Bu huz û r hâsıl olduktan sonra ilerlenirse HAYRET GİRDABINA düşülür.
Bu hayrete " HAYRET-İ KÜBRA " denir. Büyüklerin büyükleri içindir. Böyle olduğu kitaplarda bildirilmektedir.

Büyüklerden biri bu makâmda şöyle diyor:

GÜZELLİĞİN BENİ ALT ÜST ETTİ,
BİR ŞEY BİLMİYORUM AKLIM GİTTİ

Büyük mutasavvıf Hz. Celâleddin-i Rûmî de bir beyitinde: "HAYRETTEN HAYRANLIĞA DÜŞÜYORUM" der.

Bu konuda D Î VÂN-1 İRF Â N beyitleri:

JE LEM'A PİRE DANA BU Jl RUHE CANE CANA BU
JI TERHA ŞENGA RANABU ŞEHADET MİN Dİ KÂSE DA
SUBUTU ŞEHDEYA KÂSE DEMA EV TETE İHLÂSE
ŞUHUDA HAK ME PE NASE VEKU MUSA LI TURE DA
LI TURE DİL DİKİM SEYRAN-LI NARE EZ DIBİM HAYRAN
LI BALÂ EZ DİKİM TAYRAN LI HALE SEYRU CEZBEDA
LI BALÂ EZ DIÇU L Â L Â ME DİL BU MESKENU ÂLÂ
URUÇ ME ŞÂHE TUFFÂLÂ, DI BABE DERKU FEHME DA
"Şuhûdum D Â N Â LARIN pîri (Hz. Resûl'ün) Lem'asından, canlar cânı olan ruhundan.
O genç kıvrak dilberin kâsesinden.
Kâsenin sûbût şehdesine O ihlâs ile gelince (ihlâs suresi) Hakk'ın şuhûdunu onunla bildim.

Hz. Mûsa'nın TÛR'da olduğu gibi.

Gönül Tûrunda seyrân ederim. ATEŞİNE de HAYRÂN olurum. En yüksekte uçarım cezbe ve seyr hâlinde.
BÂLÂ'dan LÂLÂ'ya gittim. Gönlüm en ÂLÂ mesken oldu.

Urûcumda Tıfl-e Meânîlerin Şâhı Hz. Resül'den, idrâk ve anlayış kapısından. (7)

 

TEŞNEİ HÜSNÂ EZEL BU GAYEU MAKSÛDİMA
MESTİ IŞKIM-ÂŞIKIM HAYRANE RÛYE SADEYİM
KESRETE GAVGÂVEYE ÂLEM KAT'İ HUŞUM BİT VELE

ŞAHİDE HİLVET SARÂYE VAHDETİM DILDÂDEYİM

FARİĞE HENGÂMEYE HİCRU VİSALÂ YÂRERÂ
ARİFE MÂ'NAYİ IŞKIM BAŞKA BİR SEVDADEYİM
"Ezel î Güzelliğinin (Cemâllullahın) susamışıyım. Gâyem ve maksûdum budur.
Aşkın mestiyim, aşıkım, SÂDE YÜZÜNÜN HAYRÂNIYIM.
Kesret Âleminin GAVGASINDAN şuûrum öyle kesilmiş ki,
Gönül sarayında vahdeti gören âşıkım.
Yardan uzaklaşmak yahut vuslâtını istemek hengâmesinden de kurtuldum. (Yani EBEDÎ VUSLÂTA erdim.)
Çünkü, aşk mânâsının arifiyim. Başka bir sevdadayım." (8)

Mektup devam ediyor: "Bu hayret-i Kübrâ hâsıl olduktan sonra. MAR'İFET Makâmı vardır. Acaba kimi bu makâma kavuştururlar?

Hayret Mak â mı olan KÜFRÜ HAKÎKİ 'den sonra. İMÂN-I HAKÎK İ'ye kavuştururlar, işin iç yüzünü bilenlere göre, aranılan en son makâm budur. Davet makâmı ve şeriatın sahibine TAM UYMAK bu makâmda olur." (Aleyhisselâtü vesselam vettehiyye).

(1) Yare ilk Bakış kasidesinden
(2) Gönülden Turum kasidesinden.
(3) Ah Ey Gönül kasidesinden.
(4) Halvet Sarayı kasidesinden.
(5) Şehzade Yanağının Şulesi kasidesinden.
(6) Gönül Kuşu kasidesinden.
(7) Meyhane kasidesinden. (Şende: Bal. tatlılık)
(8) Hırkayı Terk kasidesinden.


MEKTÛBÂT-I RABBÂNÎ'NlN BAHSETTİĞİ BU SON
MAKAMLARA UYGUN DİVÂN-I İRFÂN'DAN
BEYİTLER VE AÇIKLAMALAR


1- MUTLAK NİHÂYET, ÖTELERİN ÖTESİ:

ŞEY'E L Â ŞEY'İYETİM VER TEBIVE TU TENEVE
Vücudum şey ise de, Ruhum istesem de istemesem de MUTLAKA LÂ ŞEYDİR. (1)

2- KÜFRÜ HAKİKİ:

ŞEYH-İ MECZÛB (Kds) İhsan Yolu Kitabının "Tarikatta Kadem ve Seyrü Sülûk Beyânı" faslında der ki:

"Korku ve sâliki helak etmek makâmından MAKÂM-I RABBÂNÎ en zor olanıdır. Çünkü tecellisi şekil ve suretler ile doludur. Bu makâmın belirtisi önce cezbe ile başlar MÜRÎD zahir suretlerin tecellî bahrına düşer. Yani, Allahu Teâlâ Sübhânehû Ona ŞEYHİ yahut Hz. MUHAMMED sureti üzere tecellî eder (görünür). Müridin o anda aklı tamamen gitmiştir. Mür î d o görünen sureti ALLAH zanneder. Ancak, hâl gidip akıl avdet edince HÂL olduğunu anlar. Eğer bu halde sâlike şeyhinden çok büyük himmet yetişmezse sâlik helâk olur. Çünkü şekil ve suretlerden münezzeh Allahu Teâlâ'yi suret şeklinde zanda kalır. Çok evliyâ bu suret hâlinin sarhoşluğundan şetâhatlarını söylemişlerdir. (Hallac-ı Mansûr, Bayezîdi BİSTÂMÎ Kds. gibi)

Şeyhi Ekber Muhyiddin Arabî kitabında buyurdu ki: "Rabbimi FERES (at) sureti üzerinde gördüm." Hz. Resûl Mustafâ, "Rabbimi tüysüz bir genç suretinde gördüm." (Hadisi şerif, Taberânî'den)

Sorulsa Rabb'ini bu halde yani suret üzere gören sâlik, kâfir olur mu? Asla olmaz! Hatta, büyük yada küçük günah bile değildir bizce. Çünkü, sâlikin bir zerre dahi aklı başında olmayıp ruhu her yedi kat tabakayı da delerek GERÇEK hicâba varmıştır. Sâlikin zannında mahbûb kim ise, Allahu Teâlâ Sübhânehû Ona o surette tecellî eder, hâl gidince aklı başına gelir. O suretin Allahu Teâlâ olmadığını, Allahu Teâlâ'nın suretlerden münezzeh olduğunu anlar."

Hz. İbrahim Peygamberin, Yıldıza, Aya, ve Güneşe "İşte Rabbim" demesi de belki bu hâlin zuhurudur.

Buna uygun ŞEYH AHMED CEZERÎ'nin bir beyti:

SANAMA SIR JI SAMED ŞEVKE JI HAK DAYE VÜCUDE
GER AZAZİLE BI DİTA NE DIBIR ĞAYRE SICÜDE

"Hz. Resûl için: Sırrı Allah'tan olan O PUT'un Allah'tan şevki de mevcûdata vurmuştur. Eğer Azâzîl (Şeytan) onu görseydi, gayrisine secde etmezdi."

Bu konuda D Î VÂN-I İRF Â N beyitleri:

Tu Aynu Ayanemin Tu Nura Dilim Ey Cân Kasidesinde:

"TEVHİD ve ZEKÂTIM, SAVM ve SALÂTIM, HACCIM, BEYTİM ve LÂTIM billah sensin ey cân" der. (2)

EM NE MUHTACE BİHEŞTİN BEL JI DUZAĞ ME NE TURS
VER BIREJ BADEYE GİSU BUME EZ BADE PEREST

"Cennete ihtiyacım yoktur. Cehennemden de korkum yok.

Sen gel de badeye gîsu'larını dök. Ben bâdene tapan oldum." (3)

 

ZAMANE VASLE MEHRUYA TALEPKÂRIM BI CANU DİL
VERE EY DUHTERA ŞİRİN ME ŞABAŞ DİNU İMANE
CİHANU CANU DİNU DİL MEKIR ŞÜKRANİYA DEME
EĞER PURSKET JI MİN ABİD BI GUYEM HEŞ ME ERZANE
"Ay yüzlünün vuslatını cânu gönülden istemekteyim. Gel ey şirin, sevgili! (Hz. Resûl) Din ve imânım gelişine (şabaştır) yoluna serpilmiştir.
Cihanı, canı, dini ve gönlü güzel yüzünün şükranına verdim. Eğer Âbid (ne yaptın? diye) benden sorarsa, çok ucuza bile aldım, derim." (4)

Küfür gibi görünen bu ifrad (aşırı) muhabbet, hakikatte makam ve vuslattır. Ayet-i kerîme:

ELLEZİNE YU'MİNUNE BİL ĞAYBİ (Bakara:3)
"O müminler ki Ğaybe inanırlar"

Evet, imân genel olarak ğaybtedir. Fakat;

NURE İMAN BER RUYE YARA ŞİRİN ZAHİR ME DİT
MAHU HURŞİT EV MUKABİL NALE PAYE MERKEBE
TALİE SAÂDA MÜŞERREF BUME Dİ YARIM LE PEŞ
ŞÜKRE HAHIM EZ HUDA EF İZZU CAHU MANSABE
"İmân nurunu, O şirin yarin yüzünde apaşikâr gördüm. Ay ve güneş O nur karşısında eşşeğin ayağındaki nal gibi sönük kalır.
Saadet Tâliim onunla müşerref oldu ki yârimi (Hz. Resûl) karşımda gördüm. Yâ Rabbi! Bu yüksek makâm ve rütbeye çok şükürdârım. " (5)

İşte, ŞUHÛDÎ İMANI yâr yüzünde apaşikâr görünce, GAYBÎ İMÂNI yoluna serpmek elbette yerindedir. Bu, İMAN-İ HAKİKİ MAK Â MIDIR.

3- İRFAN VE İLİM MAKÂMI:

LI GENCE İLME MANARA LEBE LA'LA TE MİFTAHE
EĞER ŞÜPHE GULA BIŞKUŞ VEBİT MİN İLMU İRFANE
EĞER KADRİ NEKESİ DİL Jl BENDA ZÜLFE ÇUGANİ
VEHU DAİM JE DEŞ YARE ŞARABA LA'LA RUMMANİ
"Manâ ilminin Hazînelerine Kırmızı Dudakların anahtardır. Goncaya benzeyen dudaklarının açılması ile bende ilim ve irfan doğar (Yani ilim ve irfân'ım doğrudan doğruya Hz. Resûl'ün ağzından). Ey Kadrî! Gönlünü Onun halkalı zülfünden çekmedikçe daima O yârin elinden, kırmızı dudak, nar taneli yanağının şarabından içeceksin." (6)
YA LENA HAZZUNA ĞAFİR CEDDUNA TAHAU TAHİR
İLMUNA İLMUDDEMAİR MİN ULUMİL KAMMELÂ
"Bize ne çok muhabbet ve şevkât gösterici ceddim TÂHÂU TÂHİR (Hz. Resûl) gelir. İLMİM Onun kalb mecrasından gelen kâmiller ilmidir." (7)

 

4- DÂVET MAKÂMI:

EZİM LÂYIK JI BU İRŞADA HER KES
NEKİM İNKÂR HAKİKAT PEYREVİM EZ
ÂLEMDARIM JI NEH TURKA MÜYESSER
BI GU İRU LI BURCAN PÜR PERİMEZ
"Herkesin irşâdına lâyık (KUTBÜ'L-İRŞÂD) benim, inkâra gelmez hakikat, herkesin öncüsüyüm.
Dokuz tarikatta da alemim (bayrağım) müyessedir. De ki (açıkla ki): Bugün burçlarda çok kanatlı uçan benim." (8)
VERE MİN PİRE CİVANIM NE GUMİN GUT BI DEVE

"Bana gel... Henüz gençlikte bu yolun pîri oldum. Lâf ile değil, bu hakikattir.' (9)

MENAL EY KADRİYE SEYYİT NESEB ÂL
BIŞU DİL SAKİYE HAVDA PEYGAMBER
"Çalışarak semeresini elde etmiş ey nesebi Âlî Seyyîd Kadr î ! Gönülleri temizle. Çünkü, sen Hz. Peygamberin havzının sâk î sisin." (10)


5- ŞERİATIN SAHİBİNE UYMAK :

YARA KU ŞİRİN KABİLİ MİNNET JI ZÜLFA GUNGİLİ
KADRİ TU SULTANE DİLİ DESTUR BI YEZDANİ HAZİN
DESTUR BI YEZDANİ VEF Â LEV DİL BU ÂYİNA SAFA
USTADU REHBER MUSTAFA BÜLBÜLE BAĞANİ HAZİN
"Şirinlikte kabiliyetli yâr, ancak dalgalı zülüflerinin minnettarıyım. Gönül sultanı Kadr î 'nin izni de Allah 'tan. Ey Kadrî! Allah'ın izni ile üstâd ve rehberin Hz. Muhammed Mustafâ (SAV) dır. Gönülden safâ âyinesi ve bağının bülbülüsün." (11)

Alem: Bayrak
Dokuz Tarikat şunlardır:
1- Nakşibendiye 4- Sühreverdiyye 7-Bedeviyye
2- Kâdiriyye 5- Kübreviyye 8-Şâzeliyye
3- Rufâiyye 6- Dusûkiyye 9- Çeştiyye

(1) Şey'iyetsizlik kasidesinden.
(2) Gözûmsün Gördüğümsün kasidesinden.
(3) Bilirsin ki Aşığım kasidesinden. (Gisu: Saç)
(4) Sâkî kasidesinden.
(5) Dört Mezheb kasidesinden.
(6) Sâkî kasidesinden.
(7) Dilber Elinde Gönül kasidesinden.
(8) Gönülden Tur'um kasidesinden.
(9) Şey'iyetsizlik kasidesinden
(10) Dilber Yüzü kasidesinden.
(11) Dalgalı Zülüfler kasidesinden.

 

PEYREVE ŞÂHE EMİNİM Kİ EVE NURA HUDA
Ki MENİM NESLE HÜSEYN SERVERE ŞÂHE ŞUHEDA
MÜRŞİDE RAHE HAKİKİ BI MERA ZEHRA BETÜL
DESTEĞİRE ME ŞEHİ BEHRE ULUM ŞERA HUDA
Kİ MENİM VASILA MEHPAREYE SULTANE MEHA
Kİ MENİM VAKIFE GENCİNEİ NEHTİVU NEHA
"Eminler şâhı, Allah'ın nuru (Hz. Resûl (AS)) yolunun öncüsüyüm.
Şehitler Şâhı İmâm-ı Hüseyin'in neslindenim.
Hakiki yolun mürşidi Zehrâ Betül bizimle,
Elimi de tutan ilim şehrinin kapısı, Allah'ın arslanı İmâm-ı Ali (RA).
Aylar sultanı, ay parçası Hz. Resûl'e vâsıl olan benim.

(99) Esmây-ı Hüsnâ Hazînelerinin vâkıfı benim."

 

Kİ MENİM BAZİYE ÇENK AHDERU DER KEVNU MEKÂN
Kİ MENİM DERYAYE FANİ YAKİN MÜLKE BEKÂ
Kİ MENİM KADRİYE EVLÂDİ RASUL EZ EHLE VEFÂ
Kİ MENİM ŞÜBLE HÜSEYİN ÂLE ALİ ABDE HÜDA
Ki "Ben o şâhinim ki yeşil kanadım, bütün kevn ve mekânı kaplamıştır.
Fenâfillâh deryâsı ve mülk-i bekâda yakîn olan benim.
Hz. Resûl evlâdı Vefâ ehli Kadrî benim,
İmâm Hüseyin dalının Ali ehli, Allah kulu benim. " (1)

En son makâm olan abdâniyet makâmı ile rütbelenen Hz. Şeyh'in, yeşil kanadının bütün kevn ve mekânı kapladığını söylemekle hakiki râbıta şeyhi olduğunu da açıklıyor. Çünkü, râbıta şeyhinin kâmil ve mükemmel olması lâzımdır (Kendisi olgunlaştığı gibi başkalarını da olgunlaştırmaya kabiliyetli olması lâzımdır.).

"Sirâcü't-Talibîn" kitabında der ki: "İmam-ı Rabbân î 'nin Mektûbâtı ile Hz. Mevlânâ Hâlid'in Risâlesinde, noksan şeyhin râbıtası caiz değildir. "Behcetü's-Sehiye" adlı kitapta da, râbıtasını veren şeyh, kâmil ve mükemmel değilse mürîd için felâkettir, der.

Hz. Şâh Abdullah Dehlevî, kâmil ve mükemmel olan Hz. Mevlânâ Hâlid'e bundan râbıta iznini vermiştir. Bu "Riyâzü'l-Müştakîn'de" yazılıdır. Hz. Mevlânâ Hâlid de râbıta iznini Hz. Şeyh Osman Sirâcüddin'e, O da Kutbü'l-İrşâd Hz. Şâh M. Bahâüddin'e ve her ikisi de Hz. Şâh-ı Pîr Hisâmüddin'e râbıta etmeyi müsâade etmişlerdir.

Hâce Muhammed Mas û m der ki: "Birisi kayyûmiyet rütbesine ulaşırsa, âlemin her zerresi ile beraber olur. Âlemin düzeni onunla kâim olur. O mürşîd, güneşe benzer. Onun ışıkları her yere yayılır. Kâmil ve mükemmel pîri tasavvur eden her mürîd için hazır olur. Mürid ondan feyz alır. Bununla beraber pirin bizzat hazır olması şart değildir. Ruhâniyeti tasarruf eder."

Hz. Şeyh Osman Sirâcüddin buyurdu ki:
"Ben cennetlerdeyim. Cehennem, gökler ve yerlerin her zerresinde varım. Hatta iki karınca döğüşseler, onlarla beraberim." (Sirâcü't-Tâfibin beyânı burada biter.)

Şâh-ı Pîr Muhammed Ali Hisâmüddin buyurdu ki:
"Her mahlûk Ali'yi bir anda isteseler, hepsinin yanında hemen hazır olurum. Herkes Ali benimledir der." Yine başka bir sohbette buyurdu ki: "Yeryüzünde benim râbıtamdan başka cevaz verilmiş râbıta yoktur." (müsâade edilmiş).

Evet, cihet, mekân ve zamana tâbi olmayan, lâ mekân (lâ şey) olan bu kudsî ruh, sâliki en kısa yoldan ilâhî huzur ve şuhûda erdirir. Bunun için Hz. Şeyh-i Ekber ve pek çok pîrân-i izam, hakiki râbıta şeyhinin râbıtasının, zikir ve murakabeden sâlik için daha faydalı ve daha kısa yol olduğu beyân etmişlerdir.

Büyüklerin büyüğüne mahsus her makâmın beyânını DÎVÂN-I İRFÂN'da görüyoruz, İmâm-ı Rabbânî Hazretleri buyurdular ki: "Acaba kimi bu nimete kavuştururlar?" (Yani çok nâdir olduğunu ve acâibi ifade ettiler.)

Evet, Hz. Şâh-ı Pîr, Nâib-i Resûl Şâh Muhammed Ali Hisâmüddin (Kds)'in Cizre'de yetiştirdiği iki büyük halife Şeyh-i Meczûb Muhammed Saîd Seyfüddin ve Sultân Seyyid Muhammed Kadrî (Kds), bütün bu yüksek makâmları da geçtiler. O büyük şâhın kudsî nazarları ile daha yüzlercesi bu ilâhî devlete erdi.

Sohbette Hz. Şeyh Seyyid Muhammed Kadrî açıkladı: "En son yükseliş İLÂHİ AZÂMET perdesinde durur. Hiçbir nebî ve velînin ruhu AZAMET PERDESİNİ geçemez."

Şeyh-i Meczûb der ki:
"LEYLÂ İLE HİLVET ETTİM. ENBİYÂ SAHİLİMİZDE KALDI. ONUN NURU TECELLÎ ETTİ. SAÎD! NE ACÂİB YAKINLARDAN YAKINLIĞIM VARDIR?"

Yine İmâm-ı Rabbânî Hazretleri Mektûbât'ta açıkladılar ki:
"Bin sene sonra bu ümmetten ESHÂB derecesinde gelenler olacaktır. "

Hz. Şeyhin berekât ve müsaadesi ile D Î VÂN-I İRFÂN'dan bu kısımları açıklarken büyük aczimi itiraf ederim. Maksad bu şaheserin kayıp olmaması ve ilerde gelecek ehil ve kâmillere ışık tutması ve daha güzel manâlandırılmasıdır. Açıklanan kısımlardan daha çok yüksek hâl, makâm ve irfan kasideleri DÎVÂN'da mevcuttur. Ona göre tetkiki gerekir. Açıklamaya yine Hz. Şeyhin üç beyti ile son verelim.

VEK ŞİRİN NAZME TE DİL ARAU LÛLÛ KES NEDİ
TALİE ŞA'RAMEDA EZ HİMMETE İSA NEFES

"Nazmın gibi tertemiz incileri hiçbir gönül görmedi. Çünkü şiirimde ben İsâ nefesli olarak doğarım." (2)


SAYEİ IŞKA HAKİKİ BUME EZ AZADE HER HAVFU RECA
MA Dİ BE KADRİ ĞAME ENDİŞEİ FERDA DEĞİM

"Hakiki aşkın sayesinde, her korku ve recâ'dan da kurtuldum. Ey Kadrî! Olur mu yarının endişesinde olmak?" (3) (Hak huzurunda ne zaman var, ne mekân) Onun için böyle bir düşünce de yoktur.

 

NURE IŞKE BEHN KİR KADRİ GÜLŞENA DİLDÂRIMA
BÜLBÜLE KUTSİ BEYANIM L Â UBALİ MEŞREBİN

"Kadrî, sevgilisi (Hz. Res û l'ün) gül bahçesinde aşk nurunu kokladı. Kudsîyet beyân eden bülbülüm ki hiç kimseye bağlı olmadan söylerim." (4) (O an için Cenâb-ı Allah'tan ilham gelirse)

 

(1) Eminler Şahına Öncü kasidesinden.

(2) Halvet Sarayı kasidesinden.
(3) Hırkayı Terk kasidesinden.
(4) Müptelâ kasidesinden

Kereminin sonu olmayan Cenâb-ı Mevlâ'mızdan biz fakirleri de sevdiklerine katarak, Habîb-i Ekrem (AS) hürmetine aşk ve vuslatını bahş etmesini niyâz ederim.

Elhamdülillahi Rabbil Alemîn.

Hâdime Âl-i Resûl ve Seyyîd M. Kadrî Hazîn

Süleyman KAYA