<<Divan-ı İrfan FİHRİST

AŞIKLAR, VASILLAR, ARİFLER SULTANI

SEYYİD MUHAMMED KADR Î HAZ Î N HAZRETLERİNİN HAYATI

 

Sohbetlerinden naklettiğimiz ve Dîvân-ı İrfânı yazan Hz. Seyyid Muhammed Kadrî Hazîn (Kds) miladi 1898 senesinde Cizre kasabasında doğdu. Babası Seyyid Haşim, dedesi Seyyid Muhammed olup İmam-ı Hüseyin (RA) neslinden Hz. Resûl'e varan seyyidlik şecereleri hakiki olarak mevcuttur. Hatta Emeviler devrindeki tasdikler dahi üzerinde mevcuttur. Annesi Seyit Osman kızı Seyyid Şefika olup aynı ailedendir.. Belki bin seneden evvel o mıntıkada çıkan (veba - yahut kolera) hastalığı her gün yüzlerce insanı kasıp kavurmuş, bir çaresini de bulamayan iyi düşünceli alimler, Cizre beyine müracaat ederek Hz. Resûl neslinden bir ailenin Medine'den getirilerek önlenebileceğini söylemişler.

Çok acele Medine'ye giden bir heyet durumu Medine emirine arz etmiş, emir de şeceresi tam olan aileden Hz. Şeyhin ecdatlarını Cizre'ye göndermiş ve hastalık Hz. Resûlün hatırı için kısa zamanda yok olmuştur. O günden beri bu aileden pek çok büyük veliler alimler, kâmiller çıkıp çok acaib sırlar ve insanlara faydalı problemler çözmüşlerdir. Memleket ve etrafı onların emir ve hürmetlerini pek çok tutar. Bazılarının bu ilâhî sırrı küçüklüğünde bile mevcuttur. Hz. Şeyhten işittim ve şecerelerinde de yazılıdır: Ailenin Seyyidlerinden birisi hacca gitmeye hazırlanır, kervanın hareket saati gelmiştir. Seyyid aile efradı ile vedalaşırken, 6 yaşındaki oğlu:

- Baba nereye gidiyorsun?
- Beytullaha ve ceddimizi ziyarete.
- Gitsen de yetişemezsin. Çünkü ömrün (14) gün kalmıştır.
Seyyid yol arkadaşlarına gelemeyeceğini söyleyince arkadaşları "O çocuktur, bu ğayb âlemidir" diye ısrar ederlerse de Seyyid "Ben evladımı bilirim, yaşı çocuk, fakat kendisi çok büyüktür". Elindeki para ile şimdiki Cizre'nin büyük mezarlığının yerini satın alır. Mezarlık olarak vakfeder. 14 gün sonra da vefat ederek oranın ilk gömüleni olur.

Sır ve harikaları sayılamayacak kadar çok olan bu mübarek familenin en parlak incisi bence Seyyid Muhammed Kadrî'dir. Birinci cihan harbinde Musul, Kerkük, Süleymaniye mıntıkasını muharebesiz olarak ele geçiren İngilizler, Cizre'ye (50) kilometre mesafede Zaho kazasına geldiler. İngiliz komutanı (Necmon) bir kaç gün sonra Cizre'ye de geleceğini haber gönderdi. Karşısında ne asker ve ne de sivil hiç bir kuvvet yok; üç İngiliz uçağı Cizre üzerinde dolaşıyor. Cizre içinden silaha sarılanlar olduğu gibi bazıları da düşman emrinde yaşamıyacağız diye göç etmeğe hazırlandılar. Memleket acayib bir keder ve endişe içindedir. Koca İngiliz ordusunun karşısında kim durabilir? 20 yaşlarında Hz. Şeyh Seyyid Muhammed Kadrî ilân eder: "Hiç kimse endişe etmesin, kimse hicret etmesin, hiçbir yabancı Cizre'ye giremeyecektir. Teminat veriyorum, herkes emin olsun. "Fakat sabahleyin İngiliz komutanı Hizil ırmağını geçerek, Cizre'nin nahiyesi olan Silopi arazisinden Cizre'ye, karşısında hiçbir kuvvet olmadan gelmeye başladı. Londra'dan yıldırım bir telegraf "Hudut Hizil ırmağıdır, ırmağı geçmişsen de ilerlemeden hemen geri dön" emri İngiliz komutanına gelir ve Cizre'ye girmeden geri döner. Sonradan bu konuda konuşulurken Hz. Şeyh açıkladı:

Memleket öğle endişe içinde iken, murakabede idim. Hz. Gavs-ı Geylânî (Kds) geldi, evladım evliy â nın hizmetini sen yap demekle babamın odası pek çok büyük bir salon oluyordu, evliy â için koltuklar diziyordum. Hayatta ve dünyasını değişmiş pek çok büyük evliy â toplandı, aldıkları kararlardan biri de, yetmiş seneye kadar Cizre'ye hiç bir yabancı giremeyecektir, dediler. Hakikaten sonrada Suriye'yi işgal eden Fransızlar da Cizre'ye giremediler. Hudut tesbiti görüşmelerinde Cizre'nin Suriye'ye ait olduğunu iddia eden Fransızlarda kalması için çok çalıştılarsa da Cizre Türkiye hudutları içinde kaldı.

İkinci cihan harbinde Almanlar, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan'ı almış, Türkiye'yi de alarak Rusya'yı kuşatmak ve Orta doğuya yayılmak için Hitler karar vermiş ve Romanya'dan iki zırhlı tugay Bulgaristan'a sevk edilmişti. Hükümetimiz durumun endişesinden Meriç üzerindeki köprüyü de yıktırmış, harbe girmemiz bir an meselesi idi, herkes harp işini konuşuyordu. Hz. Şeyhin sohbetinde ben de vardım. Hz. Şeyhten durumu sordular. Hz. Şeyh buyurdu:

-"Daha evvel de ben size açıklamıştım. İnşallah Türkiye'miz için bir şey yoktur, harpten evvel de görüyordum ki bütün etrafımız Suriye - Irak dahil bir ateş ve simsiyah duman oluyordu. Türkiye bir ada gibi hudutlarıyla selamette idi, dün gece de gördüm ki Edirne hududundayım Türkiye'ye saldırmak için Almanlar geliyorlar. Kalbimde Hak huzuru hasıl oluyor, ellerimi kaldırıp "Ya Rab, Türkiye'yi muhafaza et" diye dua ettim, duamın hemen kabul olduğuna kalbimde yakîn hasıl oldu. Almanlar geri gittiler. Sonra bir melek gördüm, elinde bir şehir büyüklüğünde koca bir kürek ile Rusya'nın üzerine kül döküyor. Anladım ki harp felâketi Rusya'ya döndü. (Cemaate) endişe etmeyiniz" dedi. Sonradan Almanların Ruslara saldırması malumdur.

Hz. Şeyhin Cedleri çoktan Hz. Gavs-ı Geylânî'nin tarikatına bağlı ve Hz. Gavs'ın hizmetinde vekil idiler.

Hz. Şeyh küçük yaşta evvela annesini ve sonra da babasını kaybetmiştir, bizzat Hz. Şeyhten dinledim:
"Pederim vefat etmiş, üzgündüm. Gördüm ki, Hz. Gavs evimize geldi, babamın odasında beni yanına aldı, oğlum
ne merak ediyorsun? Baban Rabbinin davetini kabul ederek gitti, işte her hususta ben senin babanım. Odasında kilimin üzerine oturuyorum. Manevi ve maddi hiç bir şeyden endişe etme" buyurdu.

Hatırıma gelen bir olayı da yazmadan geçemeyeceğim. Rivayet ederler ki Hz. Şeyhin dedelerinden büyük Seyyid Muhammed ki (Kutup lakabı ile meşhurdur) hastalığının son dakikalarını yaşıyor. Etrafında cemaat ve ulema olup kelimeyi tevhidi mütemadiyen tekrarlıyorlar ki Seyyid hazretleri de son nefeste söylesin. Seyyid Hazretleri ise, baygın olup, olmaz olmaz gibi başını yastıkta sallıyor, etraftakiler ise Kelime-i Tevhidi söylememesinden üzgün. Baygınlık hali geçip tam şuura dönüyor, diyor ki "Benim için mi endişe ediyorsunuz'?

Rabbım ile münacaatta idim, bütün Muhammed ümmetini af etmedikçe ruhumu teslim etmem dedim. Melekler benimle pazarlığa girdiler başka şey kabul etmiyordum. Nihayet şununla beni kandırdılar ki seni her gören görmediği halde seven ve hatta senin zamanında yaşamış memleketin bütün mü'minleri ve o kadar da istediğin başka mümini Rabbimiz hatırın için af edecektir" dedikten sonra şehadet getirip ahirete intikal ettiler.

Hz. Şeyh buyurdu "Ruhlar aleminde pederim Seyyid Haşim'in ruhunun dünyayı terk ettiğinden beri hâlâ şuhutte olduğunu anladım." (Cenâb-ı Hakkın cemâlini seyretmekten ayrılmadığı).

"Fatime vücudumdan bir parçadır" diyen Hz.Resûl (AS) başka şerefli hadisinde de "Evlatlarım Nuh'un gemisi gibidir, gemiye binen nasıl tufandan kurtuldu ise evlatlarımın etrafında toplananlar da öylece kurtulurlar"

Hz. Şeyh, zahiri ilmi meşhur Molla Abdurrahman'dan tahsil etti. Bu zat Cizre'nin ve muhitin en büyük alimi ve kadiri halifesi. Çok muttaki bir zattı. Şeyh hazretlerini çok seviyor, sıkı bir ders talimi veriyordu. Çocukluğundan beri onun çok çok büyük insan olacağını biliyordu. Hz. Şeyh'e derdi ki: "Sakın ilmi terk etme. Terk edersen Allah'ın sana verdiği bu hafıza, zekâ ve kabiliyet yarın kıyamette sana davacı olacaktır." Bir gün çocuk yaşta Seyyid Kadrî, muhterem hocasına akşam gördüğü rüyayı edeple şöyle anlattı:

"Hocamın bulunduğu caminin bahçesi kenarında bir incir ağacı vardı. Arştan yeşil bir nur direk gibi buraya inmiş ben de o nurun altındayım ve toprağı kazıyorum, insan kemikleri çıkıyor. Çıkanı omzuma koyuyorum. Sanki yerin dibini bulmuş gibi kazdım, omuzlarımda insan kemikleri oldukça yükselmişti." Hocası dedi: "Elhamdülillah rüyan hakikidir. Şuna işarettir ki; Bütün Seyyid cedlerinin bereketi nuru senin üzerinde toplanacaktır. Sen hepsinin varisi olacaksın. Orada da ecdatlarından bazısı yatıyor."

Hz. Şeyh, muhterem hocanın oğlu Mahmut ile aynı dersleri okuyor (Mahmut Efendi de alim ve müftü oldu). Hocanın yanında bir tek kitap vardır. Yarın şu kadarı ezberden okuyacaksınız emrini vermekle beraber kitabı da Mahmud'a verir. Hz. Şeyh kitabım yok ben nasıl ezberlerim derse de hocası nereden kitap bulursan bul der. Hz. Şeyh kitap bulamaz o endişe ile yatar. Ceddi İmam-ı Ali gelir, "Mahmud'un babasının kitabı var da senin babanın kitabı olmaz mı" der. Hz. Şeyhe bir kere talim etmekle hepsi Hz. Şeyhin hıfzına girer ve der ki, bu gece 10 kere hoca oğluna okumuş, yarın yine tam okuyamayacaktır. Sabahleyin ders başlar. Mahmud'un tam okuyamadığına sertleşen muhterem hoca, Seyyid Kadri"ye oku der. Ve Seyyid Kadrî noksansız ve anlayışla okuyunca, hoca bu işin manevi olduğunu anlar. "Vallahi senin çalışmanla olmamıştır Söyle bakalım manen kim sana söyledi?" Hz. Şeyh durumu açıklar...

Hz. Şeyhin yetişmesi ilâhi bir lütuf neticesidir. Bir taraftan kutbu ferdi olan şeyhi Hz. Şâh-ı Pîre doğrudan doğruya intisabı, bir taraftan da ulvi Seyyid ecdatlarının ona himmet ve nimetleri. Hz. Şeyh buyurdu: "Bir gün mana aleminde meşhur şeyh Ahmet Cizeri ile karşılaştım dedi ki: Maşallah Seyyid Kadrî seninki hesap ile değildir (Yani biz de çok çalıştık, fakat sana verilen başkadır). Sen iki kulplusun (Yani hem ş â htan, hem de ecdattan) dedi."

Hz. Şeyh buyurdu: "dünyaya gelmeden, ruhumun halk edildiğinden beri, ruhum ve nefsim ceddim Hz. Resûl ve tarikat pirlerinin muhafaza ve terbiyesindedir. Yeni doğmuş bir bebek gibi günahım yoktur." (D î vân-ı İrf â nda, Tafilim be günah) Malum ola ki bu ilâhî muhafaza ancak peygamberlere mahsustur. Onun için kasidelerinde söylediği gibi:

"Velilere mahsus vilayetten de üstün nebilere mahsus vilayetim vardır."

Hz. Şeyhin açıkladığı hakikat, kendini bildiğinden beri, ne kendisi, ne de hiç bir insan ve ne de hanımları, dizden yukarı, göbekten aşağı mahrem kısmını görmemiştir. Malum, eshap arasında bu muhafaza ancak İmam-ı Ali'ye mahsus olup (Keramullahi Veçheh) "Allah yüzüne ikram etsin" lakabıyla anılırdı. Hz. Şeyh buyurdu: "Çocuk yaşta idim. Pederimin hizmetçisi bir gün beni kucaklayarak çarşıya amcamın dükkanına götürmüş, susadım, bana çayhaneden su getirip içirmişler. Fakat oyun yeri olan bu sudan sebep, üç gün hastalanıp çok kustum."

Hz, Şeyh buyurdu: "Altı yaşımda ağır hasta idim. Şeyh-i Meczûb Muhammed Said Seyfüddin'in annesi meşhur Seyyid Halime evimize geldi, baş ucumda oturdu. Melekut aleminde ruhumla konuşarak "Evladım, Cenâb-ı Hak şifa verdi" demekle, hazır olan anneme "İnşallah Cenâb-ı Hak şifa verecektir, merak edilecek bir şey yok" dedi.

Şeyh-i Meczûb Hazretleri, yaradılışında büyük vilayet sahibi olan Seyyid Kadrî ' yi bilmiş ve onu özel manevi terbiyesine almıştı. Küçük yaşta iken de Hz. Şeyh-i Meczûbu her gördüğünde şeyhin teveccühü ile mest olup düşerdi. Hz. Şeyh buyurdu: "Hz. Şâh-ı Pîr beni zorla Hz. Gavs'tan aldı."

Hz. Şeyh-i Meczûb'un Vefatında, Seyyid Kadrî ondokuz yaşlarında idi. Şeyh-i Meczûb'un yerine kardeşi Şeyh Hayati oturmuş ve daha 5-6 tane Hz. Şâh-ı Pîrin kâmil halifeleri Cizre'de var iken, Hz. Şâh-ı Pîr Şeyyit Kadrî' yi bizzat kendi terbiye ve tasarrufu için Bâğekûn'a çekti. Hz. Seyyid Kadrî dört defa Hz. Şâh-ı Pîri Bâğekûn'da ziyaret etmiş, vilayetin bütün makâmlarını ve en üstün dereceleri almıştır.

Hz. Şâh-ı Pîr'e gitmekte o zaman kolay değildi; İngilizler Irak'ı almışlar. Kılıçtan kaçan binlerce Ermeni ve Hıristiyan, Irak'ta gördükleri yabancı Türkleri casus diye İngilizlere ihbar ederek hapse ve işkencelere vurdururlardı. Hz. Şeyh buyurdu: ikinci seferimde Erbil'de cami avlusundayım. Müftü ve Hz. Şâh'ın halifesi olan zat beni gördü. Yanıma gelerek, korkudan yüzüme bakmadan yavaşça bana söyledi.

-"Evladım Seyyid Muhammed Kadrî, Allah bilir ki kalbimde çok azizsin. Fakat bu mel'un İngiliz'in zulmü çok fena,
seni keşfetseler, yahut sen ihbar edildiğinde, sana bir faydam dokunamaz, hatta tanıyorum dahi desem ben de giderim. Onun için buradan Türkiye'ye hemen geri dön. İki haccım vardır, ikisinin de sevabı senin olsun."

- "Müftü efendi hiç endişelenme. Tutulsam da ne seni ve ne de kimseyi vasıta etmem. Biliniz ki caminin bir kapısında darağacı kurulmuş, beni bekliyorlar. Ben o kapıdan çıkarsam sorguya bile çekilmeden hemen beni alıp asacaklar. Caminin diğer kapısından çıkarsam serbestliğe kavuşup kurtulacağım. Vallahi ben selamet kapısından değil, darağacı olan kapıdan çıkarım" deyince, müftünün gözleri yaşardı:

-"Evladım ben hata ettim. Vallahi sende Hz. Şeyhe bu muhabbet ve bağlılık oldukça bütün İngiliz ve dünya sana bir şey yapamaz, yoluna devam et. Allah seninle olsun." dedi.

Hz. Şeyh'in zamanı, gerek ş â h'ının bulunduğu Irak'ta ve gerekse Türkiye'de acaib olaylar oluyor. Fakat Hz. Şeyhin cesaret, metanet, sabır ve tahammülü akılları durduracak gibi fazla. Zulüm, cefa ve fakirlik bile onu bir saniye, bir milim bile yolundan ve gayesinden ayırmıyordu. Her tarafı buz kesen kışın dondurucu soğuklarında, üç tarafı açık Seyyidler Camisinin ayvanında, yazın giydiği ince bir cübbesiyle bir post üstünde bir murakabede sabaha kadar devam eden çalışması senelerce sürdü. Bazen mescidin yıkık kenarından kar fırtınasının savurduğu karlar üzerinde birikir, fakat zikrin ve nurun hararetinden Hz. Şeyhin alnında inci gibi hafif ter vardı.

Hz. Şeyh buyurdu: "Bâğekûnda Hz. Şâh-ı Pîri ilk ziyaretimde gördüm ki, Cenâb-ı Allah'tan Hz. Resûl'e (AS) gelen feyzi Hz. Resûl, Şâh-ı Pîr'e veriyor, o da aleme dağıtıyor. Sultanlıkla ve kolayca aleme tasarruf ediyor, bir aralık Mekke'de Beytullah'a kadar nurlu bir şafak oldu. Hz, Şâh-ı Pîr bir adımda Hz. İbrahim'in makamına gitti, orada iki rek'at namaza durdu, aynı zamanda bizimle sohbet ediyor."

Hz. Şâh-ı Pîr'in bir nazarî alemde, bir de nazarîde yetiştirmekte olduğu Seyyid Kadrî de idi. Yani onu tanımış ve Hz. Resûl'ün emanetine, dikkat ediyordu.

Hz. Şeyh buyurdu: "Ben Hz. Şâh-ı Pîr'in r â bıtasına verdiğim önem sebebiyle çok kere umumi hatim ve zikir halkasına da gitmiyor hücremde r â bıta ile meşgul olurdum. Bir gece onun muhabbeti beni fazlaca kapladı, yavaşça bir kaside okudum. Odamın dışarısından bir güneş nur şafağı vurdu ki, vallahi ceddim Hz. Resûl zannettim. Fakat Hz. Şâh-ı Pîr idi. Pencere camını yavaşça vurarak kapıyı açmamı emretti, içeri girdiler, oturdu, benim de oturmamı emretti. Oturdum. Dedi ki: "Bu gece seninle sohbet yapacağız. Bana bir kaside söyle, hemen demin okuduğun gazeli yine söyle" buyurdu. Ben kendimi bilmiyordum. Ancak sabah namaz vaktinde kendime geldiğimde, sırt üstü düşmüşüm. Cezbeden sarığım yuvarlanarak duvar dibine gitmiş, Hz. Şâh-ı Pîr de yok, ama ne güzel bir sohbetti!

Yine ilk seferimde Tavile'de Merkadi şerifleri bulunan. Hz. Şâh-ı Pîr'in şeyhi ve pederi, Kutbil irşat Bahaeddin Sani ve dedesi Şeyhi Osman Siraceddin'in ziyaretlerine gitmek için Hz. Şâh-ı Pîr'in emir ve müsaadesine bırakmıştım. Bir gün bana dedi ki: 'Evladım cedlerinin ziyaretine git."

Hz. Şâh-ı Pîr'in bereketiyle, merkadi şeriflerin olduğu kısma dahil olunca kendimi kaybettim. Her iki sultan da tarif
edilemeyecek birer murassa tahtlara oturmuşlardı. Hz. Şâh Muhammed Bahaeddini Sani pederi Şeyh Osman'a:

-"Bu Seyyid (Hz. Şeyh için) çok sadık ve sevgisi kalbimi çok tutmuştur. Dünya ve ahirette çok büyük saltanat ve saadeti ona vermek isterim.' dedi.

Hz. Şeyh Osman Siraceddin buyurdu ki: "Layıktır. Yanımda da o kadar sevgilidir. Fakat bugün Şeyhi (Şâh-ı Pir) Muhammed Ali ikimiz den de büyüktür, onun keremine bırakalım."

O sahne değişti, bir kadının iltifatla bana doğru geldiğini gördüm, reddettim. "Ya Hz. Şâh-ı Pîr" dedim, gördüm ki. Hz. Şâh-ı Pîr'in kucağındaki bir çocuk gibiyim, onun evladı olmuşum. Beni öpüyor, "Oğlum, kalbinin isteği aynen olacaktır" dedi.

Hz. Şeyh açıkladı: "O gelen kadın, dünya saltanatı idi. Çünkü Hz. Şeyh Muhammed Bahaeddin "Dünya ve ahirette onu sultan yapmak isterim" demişti. Ben ise dünya saltanatını istemedim."

Hz. Şeyhin, Bâğekûn da Hz. Şâh-ı Pîr'den bahsettikleri sohbetler cilt cilt kitaplara sığmaz, bir gün buyurdu: "Yalnız Hz. Şâh-ı Pîr'den gördüklerim yazılsa yüzbin cilt kitaba sığmaz.". İhsan Yolu kitabında da bazı konuları yazmışsak ta son olarak şunu arz edeyim: Bir gün Bâğekûn da hulafeler ve kalabalık bir cemaat vardır. Hz. Şâh-ı Pîr hücresinden gelir, bütün cemaat mest ve hayrandır. Şâh-ı Pîr, Seyyid Kadr î 'nin cübbesini önünde tutar, çekerek ayırır: "Yarın Hz. Resûl bana diyecek ki: Ali! Cenâb-ı Mevlâ o dünyada sana çok büyük ve yüksek nimetler verdi. Sen o dünyadan bana ne getirdin, ben de, size Seyyid Kadrî'yi getirdim diyerek iftiharım olarak seni hediye vereceğim."

Seyyid Kadrî'nin yüksek, kabiliyeti, kalbinin genişlik ve metaneti dünyada pek çok nadirdir. Hz. Şâh-ı Pîr'in ve bütün tarikat pirlerinin, Seyyid cedlerinin Hz. Resûl ve diğer peygamberlerin kâmil nazarıyla yetişti. Divanından okuyacağımız o acaib cezbe hâl ve makâmlar ancak ona mahsustur. Mesela der ki: "Peygamberler ve evliyalar benim sinemde toplanmıştır. Yarlar için mesken benim." Yine der ki: "Âlem daha yaratılmadan evvel ruhum Hay ismiyle parlamış, tam bir bedir olarak Hz. Resûl'ün ruhu iledir. Kıyamete kadar da ayrılmayacaktır." Yine der ki: "Bu yolda giden kervanın başında aşkı çınlatan çıngırağım." Yine derki: "Ya Resûlüllah, levhıl mahfuzun başına senin için mest ve
mahmur yazılmışım.", "99 Esma Hazînelerinin vakıfıyım." Yine, bir cezbe halinde kaflar etrafında güneş gibi döndüğünü, söyler.

- Zahiri ilim tahsilini çoktan bırakmış her saati Kadir gecesi yaşayan daima mest ve cezbeli halden geçerek makâmlarda yükseliyordu. En yüksek manevi ilim ve sırlar şuhudunda gösterilerek açıklanıyordu. Yine bir gün Hz. Şâh-ı Pîr ona görünerek dedi ki: "Zahir ilimde mi istiyorsun? Al sana zahiri ilim de". Hz. Şeyh der ki: "Mescid dolu kitap oldu. Kitaplar açıldı, bütün ilimleri bana geçti. "Ben fakir şu hakikati gördüm ki, büyük alimler, şeyhler, her sınıf insan her çeşit ilimden hatta tarih, coğrafyaya kadar hiç bir konuda kimse Hz. Şeyh kadar derin bilgi sahibi değildi. Bütün ilmi münazaraları kısa bir zamanda kazanır. Getirdiği acaib delillerle usul ve nezaketle yenilenler de hakikati itiraza yer kalmadan neş'e ve tebessümle kabul ederlerdi.

Ziyaretine gelen kaymakam ve subayların bazen sordukları eski tarihi olayları, Hz. Şeyh sanki görüyormuş gibi teferruatıyla anlatıyor, onlar bu ilmin nereden geldiğine hayret ediyorlardı.

Nasıl bir ilâhî ilim ve büyük vilayet ki?

Dîvân-ı İrfân'dan:
"Bana ledun ilminin en yükseğini, gayblerin bütün zerrelerinin keşfini en kuvvetli engelleyici perdeleri yırtan Hz. Şâh-ı Pîr, hepsini idrakime vererek ehâdiyet güneşini gösterdi, gönülden secde ettim."

Dîvân-ı İrfân'dan:
"Nokta ve hat ilminden, esma ve ebced ilminden hikmet pirim ceddim, İmam-ı Ali'dir. O bana noktayı yani Kur'ân-ı Kerîm'in bütün manasını verdi." Hz. Şeyhin vücudunun Kur'ân-ı Kerîm olduğunu İhsan Yolu'nda yazmıştık. Hadisi şerîfte "İnsan-ı kâmil ve Kur'ân ikizdirler" buyurulmuştur.

"Bize ne vilayet bahri gelir. Ne sırlar sırrı gelir" diye Hz. Şeyhin sohbeti, görülmemiş keşifler ve irfan açıklamaları ile dolu idi. Ondaki ilim, şuhud ilmi idi yani kimseden almadan Cenâb-ı Hak tarafından ona özel bir keşif ve ilâhî ilham vardı.

Rızık hakkındaki bir sohbette buyurdu ki: "Bir Beraat (kandili) gecesinde murâkabede idim. Ruhum yükseldikçe acaib şekilde yükseldi. Bir makâma geldim. Beyaz çadırlara benzer bir şey vardı. Oradan da yükseldim. Bir kapıya geldim ki dünyamızdan çok büyük bir kapı. İçeri girdim, musluklara benzer milyarlarca musluktan su akıyor. Kimi damla damla, kimi normal, kimi de gür akıyordu. Çok nurani bir melek de orada idi. Melekten sordum: "Burası neresidir? Bunlar nedir, siz kimsiniz? Melek bana dedi ki: "Burası sidretül müntehadır. Bunlar alemin rızk taksimidir. Ben de Cibril-i eminim" "Rızkımın akan yerini bana göster" dedim, gösterdi. Ve yavaş yavaş ben rızkımın musluğu ile oynadım yani çoğaltmak istiyordum. Maalesef durdu, akıntı kesildi. Hz. Cibril'in de bana baktığını gördüm. Yanıma geldi. Dedim ki "Rızkımın musluğu durdu, yoksa ölecekmiyim?" "Hayır" dedi. Musluğa dokundu biraz gür aktı yine eski duruma gelerek yavaşladı, dedi ki: "Buraya Allah'tan başka kimse müdahale edemez. Yalnız Allah'ın emir ve tasarrufudur. Bu, akmayıp toplanan rızkındır ki biraz gür aktı."

Açıklama: bu yüksek makâma çıkan Hz. Şeyhin dahi, tasarruf ve yetkisi olmadığına nasıl bir delildir?

Başka sohbette semanın azamet ve ilminden bahsediyordu. Buyurdu ki: "Bir gece Nuh Peygamber Camisinin damında idim. iki melek gökten geldiler. Sordum: "Siz hangi semanın meleklerisiniz?" "Yedinci semanın melekleriyiz." "Bu kadar uzun mesafeyi nasıl kat ediyorsunuz? Ne zaman gelir gidersiniz? Gidiş ve dönüşünüzde bu ilâhî yaradılıştan ne görürsünüz? Ne bilgi alırsınız?" Dediler ki: "Lâ havle vela kuvvete illâ billâh demekle çok kısa zamanda inip çıkabiliyoruz, Bazen günde bir kaç kere hâl icabı iner ve çıkarız. Fakat yaratılışımızdan beri ancak kendi yolumuzu bilir, bu ilâhî azamet yaratılıştan hiç bir şey sanki bilmiyoruz. Ve bilgimize de bir ilave yoktur."

Dîvân-ı İrfân'dan:
"Pîrler ve gençlerin nergisiyim. Şâh Ceylanın elindeki çiçeğim şeyhlerin ve güzellerin nuruyum. Kâmiller makâmındayım. Hayret makâmındayım. Vahdet nuru ile tutuştum. Vuslet Hazînelerine erdim. Lâ velâ ilâ ve lâ, lâ velâ vahdet makâmındayım. İnslerin ve cinlerin ve genel herkesin şeyhiyim. Rehberim Şâh-ı P î r Hüsameddin'dir.

Ben Tabakatül Ulâdeyim. Hazîneler tabakasındayım bize (bana) ne sırlar sırrından işaret gelir? Ne acâib feyzler feyzi gelir? Ne acaib vilayet bahri gelir? Ne cevherler Hazîneleri gelir? Ne sırlar sırrı gelir? Ben güzelliğin ta sonundayım. Bize ne nihayet neş'enin denizi gelir? Ceddim Hz. Resûl gelir. İlmin kalp ilmidir. Kâmiller ilmidir, onun mecrasından gelir."

Yine D î vân-ı İrfân'dan:
"Ya Resûlüllah, mana ilminin Hazînelerine kırmızı dudakların anahtardır. Gonca gibi açılışından ilim ve irfanın doğar."

Dîvân-ı İrfân'dan:
Sena berki cevaba her suali, Her isteğim (sual istek demektir) Sena vadisindeki tecelli zatı berki ile (cevaplanır) karşılanır. Kat'iyyen ve asla artık kalbinden masiva geçmeyecek. (Allah'tan başka her şey masivadır) "En kâmillerin bilgisi" der ki bu bilgi Allah'tandır.

Dîvân-ı İrfân'dan:
"Vakıfe esrare hak zani bi nâline ceres": Allah'ı bilmek, sırrı ilâhî vahiyledir. Yani Allah, ancak Allah ile bilinir. Hadisi kudsîde "Kulum bana yaklaşarak gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli ben olurum" buyurulması belki bu en son makâmdır. Allah'ı Allah ile bilmektir.

Hiç kimse hiç bir mevzuda onu yenememiş, en ince nükteler ile de onları ikaz etmiştir.

Şâh-ı Pîr'in Halifesi Şeyh Şurahbil anlattı.
"Bir gün Kızıltepe'den bir şeyh Cizre'ye gelir ve Hz. Nuh Peygamberin türbesini ziyaret eder. Hz. Şeyhin evi ve divan yeri de o caminin yakını ve karşısındadır. Adam yoldan geçerken Hz. Şeyhi görür.ve ziyarete gelir. Hz. Şeyh iltifat eder. Fakat adam kimin karşısında olduğunu bilmeden hep kendini meth eder. "Ben şeriattan hiç ayrılmam. Şöyle rüya gördüm, böyle rüya gördüm" der. Hz. Şeyh göz kapaklarını bir kaç saniye içinde kapar ve açar. "Şimdi ben de senin hakkında bir rüya gördüm der."

-"Evet şeyhim hayır olsun."
- "Senin mülklerin var."
- "Şeyhim hepsini helâlden kazandım."
- "Orasını sormuyorum. Üç oğlun ve bir kızın vardır. Şimdi kızının ruhu ile görüştüm, dedi ki: "Babama söyleyiniz mülklerini oğullarına bölmüş, beni mirastan mahrum etmiştir. Şeriatten hiç ayrılmadığını söyleyen babamın şeriat anlayışı bu mudur, yarın Hz. Resûl'ün huzuruna nasıl çıkacaktır?

Adam bunu duyunca hemen şeyhin eline sarılarak öper "Vallahi! sen şeyhler şeyhisin. Senin gibisi dünyada yoktur.
Doğru buyurdunuz. Fakat söz veriyorum daha mülklerim vardır eve dönünce yeni baştan, hesab eder şer'i hissesi ne ise vereceğim" der.

Uyarıcı ve faydalı çok büyük kerametler Hz. Seyyid Kadrî'nin sohbetinde, tasarrufunda çok kolay husule gelirdi. Bir gün ağabeyimin hanımı annem ile beraber Hz. Şeyhin evine giderek tarikat dersi almak istediler. Hz. şeyhin hânımı ile (görülmez şekilde) Hz. Şeyhin bulunduğu yerin ev tarafında oturdular. Validemiz olan Hz. Şeyhin hanımı diğer hanımların yavaşça konuştuğu sözleri daha yüksek sesle Hz. Şeyhe intikal ettiriyordu. Hz. Şeyh ağabeyimin hanımına dedi ki: "Sana fazla bir vazife şimdilik vermem, namazlarını muntazam kıl, seni bununla kabul ediyorum. "O da hemen ağlayarak arzetti ki: "Dört çocuğum küçük yaşta öldüler. Çocuklarım yaşamıyor. Şimdi beşikte bir ufak var ki ağladığı zaman dayanamıyorum. Namaz vakti geçtiği halde onu öyle bırakamıyorum." Hz. Şeyh buuyurdu ki: "Seninle bir sözleşme yapalım, sen namazı muntazam kıl, bu kızın ve bundan sonrakiler de hiç birisi küçük yaşta ölmeyecektir. İkincisi, kızın ister ağlamakta olsun, ister uykuda olsun sen namaz için ayrıldığında kızın ağlamayacaktır."

Elhamdülillâh öyle oldu ki: O kız büyüdü, bir evladı resûlle evlendi, çok çocukları olduğu gibi, halen de hayatta, üç erkek kardeşi ve bir kız kardeşi olup, zeka ve kabiliyette iftiharlıktırlar. Nasıl bir tasarruf ve nasıl bir lütuf?

Allah ile cem'ül cem olmuş, âleme rahmet olarak gönderilen ceddinin vekil ve meşreplisi Seyyid Kadr î 'den başka, normal konuşması arasında bu acaib gayb işinden kim konuşabilir, kim söz verebilir?

Dîvân-ı İrfân'dan:
"Söyleşimin şivesi yüzlerce saf melekleri bi hoş eder. Yarin gözüyüm ve diliyim. Laubali meşrebim. Aklın sırrıyım. Mestin mestiyim. Kendinden söylemiyorum. Göz açıp kapamada nüktedanın. Laubali meşrebim. Mestlerin mestiyim. Gönülden hudutsuz aşıkım. Sözden ve dilden de kesilmişim. (Yani ben söylemiyorum) Laubali meşrebim. (Meşrebim hiç kimseye, hiç bir zamana bağlı değil, Allah nasıl isterse öyle tasarrufta)"

Hafızı Şiraz der ki: "Perdenin arkasındaki sırrı sarhoş rindlerden sor. Onu zahitler bilemez."

Ben fakir onun ziyaretinin saadeti için Ali Fuat Paşa'dan (Adapazarı) gelirken Nusaybin'de otelde bir kaç saat kaldım. Otelin bir odasında yüksek sesle konuşan bir hoca diyordu ki: "Zatın birisi söylüyor. Namaza durduğumda bir tarafımda Cennet, bir tarafımda da Cehennem olarak düşünüyorum.". Hariçten kulağıma gelen bu sözleri kalbim hoş görmedi. Çünkü Cennet ve Cehennem de mahluktur. Halik huzuru olan ubudiyetin kemâli olan namazda bunları düşünmek olmasa gerekir. Ve üzerinde durmayarak unuttum. İki gün sonra Cizre'ye Hz. Şeyhin huzuruna varabildim. Gelmeden 10 dakika evvel, biraz sonra geleceğimi mecliste bulunan kardeşim Hacı Abdulkadir beye söyledi. Ziyaretiyle elhamdülillah büyük saadet duydum. Sohbeti münasip bir şekilde çevirerek dediler ki: "Sül û kumun ilk zamanında idi, bir gün cuma namazının sünnetine niyet edip namaza dahil olunca sağ omzumda büyük bir nur ve sol ayağımın altında bir hararet husule geldi, ikisi de bütünleşti. Sağ tarafımdan bütün cennetleri gördüm. Cennetlerin nuru ile sol ayağımın altından cehennemin bütün tabakalarını gördüm. Bana dediler ki: "Senin bildiğin, yahut seni bilen cehennemde kim varsa hatırın için af edilecektir. "Bütün tabakalarına baktım; bildiğim ve beni bilen kimse yoktu. Fatiha'yı da henüz bitirmemiştim. (Bana dönerek): Oğlum bazı kitaplar başka şekilde yazmışlarsa da bu, düşünerek değildir. Kalp Allah'a yönelmekten şaşmamalıdır. Maksat Haliktır. Mahluk değildir."

Baştan başa aleme rahmet olan o şeyh dedi ki:
"Ben muska şeyhi değilim. Kimin maddi, manevi ne ihtiyacı varsa gelip beni görmesi, hatta yerimde yoksam, yerimi görmesi kafidir."

Hayatında bir kere bana muhabbet etmiş (sevmiş) bir insanın kurtuluşuna bu sevgim kafidir.

Ah onun sevgisi! Binlerce kalbin içini dağlamış ve ebediyyen yanmasıda yer tutmuştur. Buyurdu ki: "Müridlerimi parça parça etseler, yerin tabakaları altına koysalar yine de her parçada sevgim vardır, bunu hiç kimse silemez, müritlerimi bazen unutmaya çalışıyorum. Çünkü biraz daha muhabbet edersem hiç birisi dünya işinde çalışamayacaktır." Emirleri: "Elinizden geldiği kadar dünyanız (maişetiniz - san'atınız) için de çalışınız. Fakat kalbiniz Allah'ın huzuru ve zikrinden ayrılmasın, her nerede olursanız hangi meşgaleniz olursa kalbinizden beni geçirdiğiniz an, size Allah'ın zikri ve huzuru hasıl olacaktır."

Hz. Şeyhin makâmı etrafında manevi bir daire vardı. En dertliler, en düşünceliler bu daire hududuna girince, şeyhin nazar ve teveccühü ile o fikirler başından alınır. Kalbi bir ferahlık ve rahmet duyar. Saadet sohbetinde sanki kendisini unuturdu. Gittiğinde daireden çıkınca eski fikirleri yine ona gelirdi. Tabii mürit ve muhibler bu fikirleri yok etmiş, huzuru saadette kalplerine gelen nur ve huzurla devam ederlerdi. Buyurdu ki: "Bütün müridlerim evlerinde olsun, işlerinde olsun, evvela teveccühlerini yapar, kalplerini zikir ve huzurla uyarır, ve muhabbet ile buraya çekerim. Ceddim Hz. Resûl (AS) bütün alemin irşat sultanlığını bana vermiştir. Allah'tan o kadar güç ve selâhiyete sahibim ki istersem birden âlemin kalbinden perdeyi kaldırır, işinde olanlar evlerine dahi gitmeden yanıma koşarlar. Ceddim Hz. Resûl bu irşat sultanlığından beni o kadar özel etmiş ki, en kamil şeyhler dahi kendi müridlerinin kalbine teveccüh ettiklerinde benden izin ve istimdat etmezlerse teveccühleri noksandır, istersem teveccühlerini durdururum."

Dîvân-ı İrfân'dan:

Ezim layık je bu irşada herkes
Nekin inkâr hakikat peyrevim az

Herkesin irşadına layık benim.
İnkara gelmez hakikat ben herkesin öncüsüyüm.


Alemdarım, jeneh Turka müyesser
Dokuz tarikatta alemim, sancağım vardır.

Ben fakirin gördüğü bir hakikat:
Bir gün üç müfettiş arkadaş ile beraber, Toros Ekspresiyle Adana'dan Gaziantep-Nusaybin arası demiryolu teşkilatının teftişine gidiyorduk. Ceyhan istasyonuna geldiğimizde öğle vakti gelmiş ve kompartıman kanepesinde ayakta durarak namaz kılma fırsatını buldum. Namazdan sonra fikrim gitti. Nurdan daha nur Hz. Şeyh kemâliyle karşımda idi. "Oğlum şimdi dahi, en büyük evliyâ ruhları ile Cenâb-ı Allah arasında benim ruhum (rehberdir) vasıtadır, ruhumun önderliği olmazsa hiç bir ruh huzura gidemez. Ancak iki üç kişiyi (hürmeten-nezaketen) serbest ettim" buyurdu. Gözlerim açıldı, müfettiş arkadaşlar kompartımanda işleri ile uğraşıyor konuşuyorlardı (Bu görüşüm Hz. Şeyhin dünyasını değişmesi 13 sene olmuştu).

Hz. Şeyh buyurdu ki: "Kim olursa olsun (şeyh, mürit, kâmil) hatme şerif ve zikir halkamda, sohbetimde, her ne isterse bulabilir, bu en yüksek sülûk ve teveccüh makâmıdır, neden konuşsam dünya sözü ve lâtife dahi olsa her kelimede nur husule gelir. Teveccüh ve tasarruf vardır."

Şeyh Şurahbil bir gün Hz. Şeyhe arzetti ki:
-"Huzurunuzda oturuyoruz. Çay içiyoruz.. Konuşmak serbestliğini şeyh bize vermiştir. Fakat bu divanda neler oluyor neler?"

-"Vallahi kimi istiyorsan burada mevcuttur (bütün aziz Pîran), ben hiç bir vakit, gece gündüz bütün hallerimde ceddim. Hz. Resûl'den ayrı değilim" buyurdu.

Şeyh Şurahbil anlattı: "Bir gün fırsat ve müsaade bularak Hz. Şeyhe arzettim:
-"Haşa değil sizi bilebilmek için, fakat kendi genişliğim ve zahiri fikrim ile bakıyorum ki, Hz. Şeyh bütün kemâlâtın en üstünde, aşkta ise görülmemiş nihayettedir, dünya ve meslek işlerinde dahi, en yüksek muhakeme, bilgi ve akıl ile de herkese öncülük ediyor, halbuki ben kitaplarda, sohbetlerde bir akıllı aşık görmedim. Her aşıkın aklı sevgilisinde kalmıştır."

Hz. Şeyh tebessüm etti: "Bu ince duyuşun çok yerindedir, haklısın, evladım, bu halim Hz. Şâh-ı Pîr'in kuvvetindendir, bana fenâyı (yokluğu) verirken, uyanıklığı da beraber verdi. Kalp fenâda iken de maddi şuurumdan düşürmedi" dedi. (Açıklama: Bu tam ayıklık vilayeti, Nebiler vilâyetidir).

Hz. Şeyh çok temizdi. Temiz giyinir ve temizliği emrederdi. Güzel yüzünün nuru ve gül kokusu divanı doldururdu, bu güzel öz kokuyu çok kere kalbimiz ile duyardık. Kara sineği pek çok olan Cizre'de, hiç bir sinek Şeyhin yüzüne mevcut mukaddes ruhlar sebebiyle konamazdı. Uçuşunda şaşırarak konmak isteyen sinek de konmadan aşağı düşerdi, insan ona bakmaya hem doyamazdı hem de çok kere bakamazdı, ondan gelen nur şuaları cezbe verirdi. Mübarek yüzü bazen tam ay gibi idi, bazen de beyaz renkte bazen sarı, bazen yeşile yakın, renk renk değişirdi. Allah'a yemin ederim ki, yeşil, kırmızı nurları açık gözle çok kere yüzü üzerinde gördüm. Vikar ve heybeti çok olmakla beraber, umumiyetle çok neşeli, herkesin gönlünü alır, kalbindeki gayesi ile konuşur. Allah için mahviyet ve tevazuda eşsizdi. "Daha fazla tevazuyu, p î ran, tarikat adabı bakımından kabul etmezler" dedi. Çok tatlı konuşması kalplere nur ve neşe serperdi, birisine "Merhaba" dese senelerce o merhaba sözünün tatlılığını o adam unutamazdı. Nezaketi ve utangaçlığı ile Hz. Resûle her hususta benzer ahlâkta idi. Ceddi Hz. Resûl ve İmam-ı Ali'den nakil olmuş cesaret, sehavet (cömertlik) merhamet ve affının büyüklüğünü akıl almazdı. Derdi ki: "Keşke ruhumda bir şey olsaydı da müritlerime yedireydim."

Bir gün meclis tenhalaşmış, fakat Hz. Şeyh bizimle tatlı sohbetiyle devam ediyordu. Bostanına bakan kişi geldi, üç karpuz getirmişti, "Efendim" dedi "Diyebilirim ki, belki Cizre'de henüz hiç kimse karpuz yememiştir. Bostanı gezdim bu üçünü erkence olgunlaşmış buldum, Hz. Şeyhe getirdim.". Hz. Şeyh büyük karpuzu alarak "Evet, güzeldir" diyerek neşe ile ağabeyime yerdi, ikinci karpuzu da alarak bu da güzeldir diye ben fakirine bir gönül neşesiyle uzattı ki,

-"Kurban" dedim "ikimiz bir evdeyiz kafidir.". Büyük karpuzu da şeyh bize verdi: (Lise talebesi olup baba evinde idik).

-"Olmaz vallahi alacaksınız". Hizmet eden oradaki bir köylü gence de "Karpuzları al, evlerine götür" emrini verdi. Kalan küçük bir karpuzu bizden sonra belki onu da vermiştir.

Bostana gittiğinde fakirler, yetim çocuklar takip ederdi, hepsine de bol bol verirdi. Bir gün dedi ki: "Suphanallah, Allah o kadar bereket veriyor ki, bostanda karpuzların çocukluğundan ayağımı atacak boş yer zor buluyorum."

Kıyameti ve hesabı sanki bir saat sonra olacakmış gibi yakın bilirdi. Hak ve hukuka çok riayet ederdi. Bir sene birisiyle müşterek bostan ekmişlerdi.

Meclis tenha idi. Ortak geldi "Bostanda olmuş karpuzları toplayıp iki küme yaptım. Hz. Şeyh teşrif etsin hangi kümeyi isterse onun olsun" demesiyle, Vallahi Hz. Şeyhe öyle bir ilâhî hâl ve korku hasıl oldu ki rengi sarardı ve gözleri fincan gibi açıldı, biz bile dehşet içinde kaldık.
-" Allah'ın (Hakkın) karşısında Şeyh mi var? Git gönlünün beğendiği kümeyi al, benim kümemden daha bir miktar kümene ilave et, ben hakkımı da helal ediyorum."

Diyebilirim ki hayatta hiç bir insan ondan incinmemiştir. Bazen ilâhî korkudan acaib hallere düşerdi. "Allah bana merhamet edince neşelenirim, bazen de bu fakir müritler için gelen rahmetten ben de faydalanırım" derdi.

Her gün camide ders okuyan talebelere evinden yemek gider ve misafirsiz günü de olmazdı. Buyurdu ki: "Yemek - ekmek daha pişmeden teveccüh ediyorum, bütün maddi manevi zararlarını yok ediyorum. Onun için yemeğimden ne kadar çok yeseniz de zarar vermez. Kalbinizde zikir olur" Bazen sofra yerde iken gelen diğer müridlere öyle bir neşe ile "Gelin oturun, yiyin", "Biz yemek yedik" diyenlere de, "Olsun benim yemeğim sizinkini bastırır, hazmettirir" diyerek gönül neşesiyle sofraya oturturdu. Çok sadık ve yakın olanlardan başka, kimseden bir şey almazdı, o da hediye ve hizmet suretiyle meclise getirdikleri çay ve şeker olsun; daima o verirdi. Babasından kalmış arazileri vardı. Onların hasılatıyla çok zor geçinirdi. Mak â mında oturduğu vakit yüz sultandan daha sultandı. Çok kere hanei saadette hiç bir yiyecekte bulunmazdı. Bazen semaver kaynar, kaynar, bir kilo şeker alacak parası yoktu. Fakat bir saat evvel gelen hasılatın parasını dağıtmıştı. Çaycı gizliden gider bakkaldan borç alırdı. Zaten daima da borçlu idi. Fakat bu sırrı kimse bilmez idi. Vallahi bir seneden fazla bir tek entari ile giyindiğini gördüm. Lüzumunda gece yıkattırır, gündüz giyerdi ve tertemizdi. Odasında eski bir halı bile yoktu, ince bir kilim, ve beton döşemenin bir kısmı sergisizdi. Bir gün dedi ki: 'Keşke paraya ve dünyaya bir kere benim gözümle baksaydınız."

Bir sohbette Hz. Şâh-ı Pir'in terbiye ve büyüklüğünden bahsediliyordu, dedi ki:
"Vallahi şimdi bile Şâh-ı Pîr'in öyle müridi (kendisi için) var ki, melâike ve bütün cennetler ondan kudsîyet almak için ona meyil etmektedirler. Fakat o hiç birisine bir zerre bile meyletmiyor. Çünkü maksat mahluk değil h â lıktır"

Öyle bir Hak dervişi idi ki, bir gün buyurdu: "Vallahi dünyanın yaratılışından beri kalbinde, benden daha dervişi gelmemiştir, belki benim gibi gelmiştir. Fakat hiç bir halimde Allah'tan başka gayem, isteğim ve çalışmam olmamıştır." (Zaten bunun ötesi olamaz.)

Dîvân-ı İrf â n'dan:
Serhalkaye derveşan ez ehle. Vefayım ez
Dervişlerin serhalkasıyım. Vef â ehliyim ben.


GENEL OLARAK GÜNLÜK YAŞAYIŞI

Seyyidler camiinde, sonra medresede, sonra Nuh Camisinde sohbet, hatim ve zikir için birer büyücek oda yaptırmıştı.Son zamanlarda da evinin ön kısmında yaz için iki tarafı açık (derizan) diye anılan bir salon ve ona bitişik büyük odayı mak â m ittihaz etmişti.


Hz. Şeyh fecirden evvel camiye gelir. Müridler de gelir. Nakşi hatmesi, kadiri zikri ve kadiri hatmesini okur, sonra cemaat daha fazlalaşır, imam olarak sabah namazını kıldırıdı. Namazdan sonra teşbih sal â vat, dua yapılır, herkes olduğu yerde kalbiyle meşgul olurdu. Güneş doğar müridler işlerine, evlerine giderler, Hz. Şeyh, İşrak sünnetlerini de kılar, sonra da evde biraz uyurdu. Sonra kalkar duha kılar ve divana gelirdi, bu hizmete kendisini adamış gece gündüz şevk ile hizmet eden müritlerden Reşit, sonra Ahmet, daha evvel divani süpürmüşler, kömür yakıp kor ateş ve semaveri hazırlamışlardır. Müridlerin bir kısmı toplanmıştır.. Hz. Şeyh de gelir, bazen yüz aslandan heybetlidir. Fakat makâmına oturunca bir tebessüm ve merhamet bakışı ile her tarafa neş'e saçılır, sohbet başlar ve çok kere divandan kasideler okunur, bazen Hz. Şeyh de bir kaç beyitle onlara katılır. Fakat bütün kalpler o kudsî nazar ve teveccühleri karşısında masivâdan kesilmiş, Allah'ın arşına kadar bir parça nur olmuştur. Cezbeye düşen, ağlayan, hâl ve sır görenler, herkes halinde çeşit çeşit. Öğle namazı vakti gelince Hz. Şeyh camide cemaate namaz kıldırır, sonra herkes işine gider, Hz. Şeyh eve gelir, ikinde vaktine bir saat kala yine Hz. Şeyh mak â mına gelir. Sohbet başlar, semaver kaynar, ikindi namazından sonra çay içilir.

Akşam namazı vakti gelince Hz. Şeyh akşamı da kıldırır, 15 dakika kadar cemaatın toplanmasını bekler, sonra hatmei şerif ve zikir yapılır. Salı ve cuma akşamları teveccühe kalkarak her müridin karşısına oturarak kalbine nazar ederek teveccüh ederdi ki, bu yazılamaz ve anlatılamaz bir şeydir. Sonra yatsı namazını kıldırır. Cemaat dağılır. Fakat müridlerin kalbi ve vücudu o kadar aşk ve nurla dolmuş, masivadan temizlenmiş ki, grup grup evlere dağılırlar, çay yapıp geç vakte ve bazıları sabaha kadar da otururlar. Hz. Şeyh evde biraz yemek yer ve tekrar divana gelir, bir sohbet daha başlar...

Bir gün mecliste Hz. Şâh'a çay getirilir, Hz. Şâh-ı Pîr bir yudum içtikten sonra bardağının demliğe dökülmesini emreder ve der ki: "Müridlerim muhabbet için her ne zaman toplanıp çay içseler bilsinler ki çaylarında cennet şerbeti vardır". Onun için çay ve sohbet bu tarikata meşrep oldu. Hz. Şeyh çaya teveccüh eder, her hususta şifa ve nur olurdu. Şurahbil anlattı: "Bir gün demlikteki çayın yeşil nur olduğunu gördüm. O çaydan kim içtiyse (henüz tevbe etmemişlerden) tövbe etti." Diyarbakır'dan gelen Remzi adındaki mürid Hz. Şeyhin sohbetinde hasıl olan muhabbet ile cam çay kadehini tablasıyla beraber kıtır kıtır yedi, halen de cezbe gelince bardakları salatalık gibi yiyor.

Müridlerin hemen hepsi genç idiler, bu fazla çalışma ve uykusuzluk onlara hiç zor etki yapmıyordu. Ben hatırlıyorum ki, kalbim sanki benden alınmış, şuurlu bir huzurla olan zikrimden eve gelirken neredeyim, yerde mi yürüyorum, bilmiyorum. Geç vakit yatağa uzanıyordum. Kalbimden uyuyamıyordum, uyku ihtiyacını da hissetmiyordum. Bilhassa Seyyidler Camisindeki Hz. Şeyhin bu ağır cezbe hali her tarafa, herkese vuruyordu. Caminin su kuyusu, namazlık taşları vallahi nur kokuyordu. Çok kere camide iken, Hz. Şeyh evden çıkarken daha gelmeden özel nur kokusunu kalbimizde duyuyorduk.

Hz. Şeyh ise küçüklüğünden beri gece uyumaz, daima murâkabe ve huzurda idi, dedi ki: "Uykuyu inceledim, mideden bir vehamet gelip beyni sarıyor, insana uyku bundan geliyor. Onun için açlar uyuyamazlar sözü doğrudur, ben mideden gelen o evhame teveccüh edip yok ediyorum."

Onun özelliklerinden ciltler yazılsa da yine bitmez. Allah ve Resûl'e malıyla canıyla feda, ancak onun gibi olur. Müridleri hakkında: "Yemin ederim ki öz evlatlarımdan üstündürler" buyurdu. "Yanımda mürit, şeyhten en kıymetlidir, çünkü şeyh ömrünü geçirmiş, menzilini tayin etmiştir. Fakat, genç mürid henüz yükselişte ve yeri belli değildir. Keşke istediğim gibi bir tek müridim olsaydı, tarikat da alem de henüz görmediği bir şey olacaktı."

İlahi rahmet, kerem ve lütuf deryası Hz. Şeyh buyurdu ki: "Bütün müridlerimi ceddim Hz. Resûle teslim ettim. Vallahi müridlerim Hz. Resûl'ün mûridleridir. Elimi elime verip tövbe eden yemin etsin ki, elimi Hz. Resûl'ün eline koydum. Ben Allah ile yemin ederim ki, bu el Hz. Resûl'ün elidir, bu el Hz. Resûl'ün elidir (diye sağ ve sol ellerine gösterdi) Fakat elini elime koyup da sonra başka yerden el elan, imanından korksun. Yarın hiç kimse onu pençemden kurtaramaz."

"Medine-i Münevvere de, Ravza-i Şerîf önünde durdum. Hz. Resûl ile cismen görüştüm, bana dediler ki: "Sen ve senin bütün müridlerin benim ashabımdır. Sizi öyle kabul ettim." "Ya ceddim. Bu hak vaad ve görüşünü zahir bir işaret ile de görmek isterim, o da bütün cemaate farz namazında imam olmaktır.". Biraz sonra namazın vakti gelir, imam döner, cemaata bakar ve Hz. Şeyhe işaret ederek imamlığa davet eder, Hz. Şeyh o taraflı olmaz, imam safları yararak Hz. Şeyhin yanına gelir: "Senin imam olman hakkında emir vardır" onu getirir, imam yapar, bütün hac arkadaşları da buna şahittirler. Hz. Şeyhin hac edasında gördüğü ve anlattığı acaib sırlar pek çoktur. Bir tanesini daha
yazayım: "Bir gün Beytullah da çok büyük velilerden biri (İmam-ı Rabbani neslinden) kalbini yüksek bir makâma bağlamış, Beytullaha ve bütün halka gelen feyzi bir mercek gibi topluyor, alem feyizsiz ve kuru halde kalmıştır, kalp ile ona dedim ki: "Sevgili kardeşim, bu doğru değildir. Halkın bu kadar zahmet ve masrafla geldiği bu mukaddes yere, senin de Hz. Resûl hatırı için onlara merhamet edip feyzinden de dağıtman gerekir" Hiç bana cevap bile vermedi, iki sefer daha tekrar ettim. "Bu fırsattır, (Kalp) kuvveti meselesidir" dedi. Hz. Şâh-ı Pîr'in himmetiyle ben daha yüksekten aldım. Bütün aleme dağıttım, ona bir zerre vermedim. Ne kadar kendisini toplayıp cehd ettiyse de feyz alamadı. Feyizsiz de kalınca bu zarara dayanamadı, manen benden ricaya başladı Vermedim. Kalabalık saflardan geçerek yanıma geldi. Yine iltifat etmedim, elime tutup "Ya Şeyh!" dedi. "Fırsat ve kuvvet meselesidir" dedim, af diledi, anlaştık. Biri gün yine o zatı, fecir vakti Beytullah ile bir vedalaşırken gördüm. Hakikaten görülmemiş bir şeydi."

Hz. Şeyh buyurdu: "Hz. Şâh-ı Pîr iki defa şu sözü bana vermiştir:
"Evladım Seyyid Kadrî, yarın sen ve senin bütün müritlerin livai hamd altında peygamberlerle beraber cennete ilk giren zümreden olacaktır". Yine Hz. Şeyh buyurdu: "Ceddimin livai hamd sancağını taşıyanlardan biri olacağımı, bizzat ceddim bana vaad etmiştir."

Onun tasarrufu ve feyzi dünya durdukça vardı. Ne mutlu onun zamanındaki bütün insanlara, bilhassa ona muhabbet edip müridi olanlara! Yüzlerce kilometre uzakta olduğum anlar bile gerek muhabbet ve gerekse de hayalden geçenlerden hemen Hz. Şeyhin haberdar olduğunu işaret ile bildirirdi. Nefislerin en aşağısında tembellik ve kabiliyetsizlikte birinci olan ben fakirin müridlerinin arasına katması için gördüğüm bazı küçük tasarrufları şeyhimin izniyle açıklayayım:
l- Afyon'da yirmi yaşındayım, bir gün daireden tek başıma kaldığım odama gelirken yolda baldırı çıplak bir kızın çeşmeden su almakta lduğun gördüm. Gözlerimi kapayıp geçtimse de bir zevk hayali tesir etti. Akşam namazından sonra uzanmıştım, o hayal kalbimde canlandı. Fakat aynı saniyede, Hz. Şeyh müstesna nuru ile başucumda hazır oldu. İki omuzun ortasından bir damar çekti, bana gösterdi, damarın içi tertemizdi. Fakat bu hayal, siyah uzun bir hat gibi damarını içinde harekette idi. Ve bütün vücudu kötü hayal ile zehirleyeceğini anlıyordum. Fakat Hz. Şeyh onu 6-7 cm içinde iken yakaladı, damarı kesip o siyahı attı, damarları tekrar birleştirdi. "Hıtmemin bereketini üzerinizden kestimmi hemen bozuluyorsunuz" dedi. Gözlerim açıldı, bir dakika bile olmamıştı.


2- Bir gün Hz. Şeyh hazır oldu, elini başıma koyup kaldırınca kafatasımın yarısı beynimle beraber elinde kaldı, beynime nazar etti, yine başıma koyup kayboldu.


3- Bir gün gördüm ki şafaklı nuru ile bir saniyede kan damarlarımda dolaşıp gitti.


4- Bir gün kalbim onun muhabbetiyle dolmuş, Kadrî, Kadrî, Kadrî diye zikir ediyordu. Hz. Şeyhin çok nurlu yüzü kalbimin içinde görünerek "Sen bir kere Kadrî diyorsun, biz senin için 18 kere Allah diyoruz" dedi.


5- Bir kere nefsime teveccüh etti. İki kaşımın ortası üstünden zıp zıp gibi bir nur küresi çıktı. Dış tarafı güneş ışığını bir yere çarparak sarı-yeşil-kırmızı renklerde ince tane tane nurlar ile çevrili idi. İçi de gayet saydam ve ışık saçıyordu. Yine yerine gitti.


6- Bir gün Hz. Şeyh'in celalli geldiğini gördüm. Gözlerindeki nuru şiddeti semaları delecek gibi idi. Yanıma geldi, elini kalbime atarak çıkardı, iki elinin üzerinde kalbim iki parça olmuştu, ikisinde de yaprak gibi yeşil nur vardı. Fakat bu nurun küçüldüğünü anlıyordum.

- "Ben sana böyle mi teslim ettim?" dedi. Sonra yine merhamet ve kereminden, yüzü şefkatli gül gibi açılarak "Git çalış, ben yine nazar ederim" demekle kalbimi göğsüme koydu.

7- Bir gün hazır olup teveccüh etti. Ruhumu vücudumdan çekti. Onunla beraber Medine-i Münevvere'ye uçarak ravza-i mutahharraya geldik.

8- Bir gün yine Seyyidim Şeyhler Şeyhi Seyyid Muhammed Kadrî'yi bir kaç adım önünde bana doğru geldiğini gördüm. Denizlerdeki suları kadar nur toplansa yüzünden bir nokta bile olamaz. O güzellik nurunun şevki, yüzü etrafında bir daire husule getirmiş, saçları her büklümde inci gibi şafak veren nurlar, başının sol üst kısmını bir şehper kaplamış, tel tel o şehperde renkli şafak veren esmayı hüsne nurları, kulaklarından aşağı inmiş, yumak yumak gisuları beyaz nurdan top top olmuştu. (Subhanellah Allahu Ekber demek gerekir) Dîvân-ı İrfân'da söylediği gibi "Ben güzelliğin ta sonundayım.". Karşısında Himalaya dağları bile dayanamazdı. Fakat ben onun kuvvetiyle öyle sabitleştim. Kalbim büyüyerek alev sarısı bir nur ile açıldı, Hz. Şeyh başını kalbimin içine koydu.

Artık o şeyhi gören mürid kıyamete kadar yanar yanar; yansa az mı?

Büyük üstadlardan Arifi Billah Cüneydi Bağdadi buyurdu ki: "Bu yola illâ lütuf, kerem ile varılır. Lütufsuz olamaz." Hz. Şeyh buyurdu: "Yarin verdiği ilk inayet zerresi anlatılsa üç cilt kitaba sığmaz.'

Nefsi terbiye eden bu küçük işaretlerden hangisini insan kendi kendine yapabilir? Onun için Hz. Nakşibend buyurdu ki: "Bazen şeyh vardır mürid yoktur, bazen de mürid vardır şeyh yoktur."

HAZRETİ ŞEYHİN DÜNYASINI DEĞİŞMESİ

Geçmiş ve geleceklerin ilmine, sırrına vakıf, Arifi billah Seyyit Kadrî Hazîn, dünyadaki ömrünü de biliyordu. Vefatından belki yirmi sene evvel, türbesinin Hz. Nuh Peygamber türbesinin yanında olacağını söylemişti. 10 seneden fazla bronşit hastalığı çekti. Yine de soğuk havalarda bile aldığı abdestin huzur ve şevkine herkes hayran olurdu. Son zamanlardaki ikazları pek çoktu, Diyarbakır'dan gelen bir halifesi ve müridlerine: "Bu, son görüşmemizdir. Allah'ın velileri dünyadan nakil olunca kendi sermayelerini de götürürler. Kalbinizdeki nur ve zikir benim sermayemdir. Onun için fazla çalışınız, kalbinizin manevi sermayesi artsın." Bir gün hizmet eden mürid Ahmet'e dedi ki: "Sen türbedarım oldun." (Vefatından sonra da öyle oldu).

Dünyayı değişmesine bir kaç gün vardı. Bir gün Cenab-ı Allah'ı teşbih ile andı ve dedi ki: "Hiç kimsenin göremediği, kitapların yazmadığı bir ilâhî kudret tecellisi, ruhsuz bir vücut gezer, konuşur, yer, içer mi? Allah ile yemin ederim ki, bir aydan fazladır Seyyid Kadrî'nin ruhu vücudunda değil, Rabbinin huzurunda, şuhudunda sabitleşmiştir. Fakat vücudu ruhsuz olarak aranızdadır."

Ben fakiri Adana'da idim. Bir gece bana dediler ki "Hz. Şeyh artık tamamen Rabbine mahsus oldu.". Aradan bir kaç hafta geçmişti., rüyamda Hz. Şeyh ile bir demiryolu hattındayız, etraf çok acaib bir bahar içinde, o çimenin güzelliği, gelincikler, çiçekler, hava cennet gibi. Karşımızda ufak bir tepe var. Hz. Şâh-ı Pîr o tepenin üstünde büyük bir kristal cam küre içindedir. Fakat o camın şeffaflığı ve inceliği sanki yok gibidir. Hz. Şâh-ı Pîr, Seyyit Kadrî'yi işaret ile çağırdı, ben de beraberinde gitmek istedim. Tepenin etrafında kaldım, gidemedim. Hz. Şeyh, Şâh-ı Pîr'in yanına gitti ikisi de o cam dairede beraber oldular.

İlâhi aşkın kemâline eren Seyyid Muhammet Kadrî Hazîn Hazretleri 12.l.1961 tarihinde 63 yaşında o kadar sevdiği ve sevildiği Rabbi ve ceddine kavuştu. Halen makâmı alileri, Hatmei şerîf yaptıkları mahallin yanında ve Hz. Nuh (AS)'ın Türbe-i şerîflerinin ayak tarafındadır.

İntikallerinin gecesi, Cizre'de bir mürid rüyasında semadan inen Hazrete ait bir tabut ve üzerinde de NURUN MİNALLAH (Allah'tan bir nur) ŞİFAENLİLKULÛP (Kalplere şifa) TENEZZELE ALEYHİRRAHME (Üzerine rahmet inmiş) diye yazılmış olduğunu görmüştür.

Dîvân-ı İrfân'dan:
Kes nemi danet ki levhe sinem çün renge renk.
Der makame miru Şahim Şahidemin Şâh-ı Şâh

Sinemin levhasının ve renklerden olduğunu kimse bilemedi.
Sultanlar, şahlar makâmındayım. Şahidim de Şâhlar Şâhı Allah.

Türbe kapısındaki dörtlük:

Halife Şâh Muhammed Ali Hisameddin
Merdi Hûda Seyyid Muhammed Kadrî Hazîn
Nim nigehi nur doldurur Asumanı zemin
Hakka erdirir yarı rahmetenlilâlemin.

Bu müstesna zatın türbesi için bir müridin yazdığı manzumu buraya ilâveye muvafık gördük:

Edeple gir eyâ zâir gör ne âli mekândır bu
Resûl hem evlâdı Resûl makâmı âli şandır bu

Gülistanı cihandır bu demâdem nur feşandır bu

Nazargâh ilâhîdir makam kudsîyandır bu
Lisan aciz senasından sultanı aşikandır bu
Sakın gafletten ey sâil makâmı arifandır bu
Tecelligâhı Rahmandır melâik anda ârâmdır
Atâya aşikâ Haktan muşuka âşiyandır bu
Saadethânel âlem mekânı kâmilandır bu
Yüzün sür Hâkine bir dem bil ne kutbu cihandır bu
Seranser babı rahmet bu huzuru Hz. Şeyh bu
Tefekkür kıl eyâ aşık visali sâlikandır bu
Ne âli câhı sultandır ayan içre ayındır bu
Tenezzele aleyhirrahme hakkında hoş beyandır bu
Teselligâhı nalândır şifaen likkulûptur bu
N ûrun minallahi cemâl sultanına nişandır bu

Cemâl Doğramacı