Sonraki sayfa

AZİZ VE SEVGİLİ KARDEŞİM SÜLEYMAN KAYA'YA İTHAF

Müellif: CEMAL DOĞRAMACI (Kds)

HADİME EVLADI NEBÎ SÜLEYMAN ÇELEBI (SÜLEYMAN KAYA)

 

TARİKATTA MÜRİDLİK-HALİFELİK ve MÜRŞİDLİK

Malum olduğu üzere, Cenâbı Mevla'nin ezelî kitabi Kur'ân-ı Kerîm'in Tîn Suresinde "Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm" (insani en güzel, en üstün sekilde yarattik) beyanıyla her hususta müstesna metih ve sena edilen, hâmili emanetullah olarak yaratılan insanin; Cenâbı Mevlâ'nın dileğiyle CenâMevlâ'dan istegi, yine Kur'ân-ıi Kerim'in ümmül Kitâb olan Fatihayi Şerîfesinde "Ihdinassiratel mütakim" (Bizi doğru yola ilet) ifadesi ile belirtilen ilahî nimet ve ikramlarla dolu ve Sallallahu aleyhive sellem efendimizin sahibi olduğu müstakiym yola iletilmeleridir.

Bu birliği ve beraberliği Rasûli Zişân efendimiz:

"Şeriat benim akvâlim (sözlerim), tarikat ef'âlim (tavırlarım), hakikat ahvâlim (sarf malım), marifet (re'sül malımdır)" buyurmuşlardır.

Diğer tarafdan da insan:

On letâiften mürekkeptir, beşi alemi emirden olup latîfe-i lâhûtiye denilir. Bunlara madde tasavvur edilemez. Mücerred "Kün feyekûn" (ol der ve olur) ayeti celile ve emri sübhaniye ile hasıl olan bir nuru rabbânidir. Kalb, ruh, sir, hafî, ahfâdan ibaret olup, yerleri müridlere ilk başlayışta bildirilmektedir, ehlince de malumdur. Diğer beş letâif için de madde, şekil ve suret tasavvur olunduğundan bu letâife de alemi halk tabir edilmiştir. Bunlar da hava, toprak, su, ateş ve bunlarıin imtizacıyla hasıl olan nefis (ceset)dir.

Efendimiz Hz.lerinin beyan buyurdukları:

1-          Şeriat: Alemi halktan olan cesedin, beşerî ve ruhî hayatında emirler altında yaşamak suretiyle temizliğidir. Allahu Teala (c.c.) ile aramızda perde olan nefsin terbiyesi ancak şeriat ahkamına başlayarak ve uyularak mümkündür. Bunda sevab kazanılır.

2-    Tarikat: Fena ve beka ile Allah'a giden yoldur, şeriatin neticesi olup, nefsin temizlenmesi ve ruhun bir nuru rabbani olan, esmâ ve zat sıfatlarında seyridir. Latife-i lâhûtiyyeye ait olup ilahî cezbe ile hasıl olur.

 

İhsan Yolu kitabının 77. sayfasında tafsilatlı bilgi verildiğinden, kısacası: Cezbeli sâlik evvela ilahî, esmâda seyreder sonra zata varır. Cezbedilmiş salik ise doğrudan doğruya, Allah (c.c.) zat ismine varır, sonra esmâda seyreder. Zikirler ikisinde de aynıdır. İkincinin vuslatı daha tam ve kısa yoldandır. Tarikatta bundan başka vuslat yolu yoktur. Şeriate uymayan tarikat dalalettir.

 

Bu hususta, meşhur Ahmed Cezerî Hz.lerinin divanından:

Aşık u maşuki da vasıl biyek bin bî hicâb

Mahvi bû bizzatı âşık lev dı işkı perde bû,

Lev di işkı da fena bu da bibid bakî bi dost

Aşıkı fânînebû vasıl hattâ bakîne bû.

 

Aşık ve maşuk perdesiz olarak kavuşmada, bir olmaları için

Aşıkın, perde olan zatının yok olması lazımdır.

Dost ile bakî kalmak için aşkdafena vardır

Fânî aşık, bakî olmadıkça vasıl değildir.

(Not: Cezerî Hz.leri ile ilgili bir menkıbede son ekte yazılıdır.)

 

3- Hakikat: Makamların sonu olup, Hak Teala'ya vuslattır. Sâlik bütün keşif ve müşahededen geçmiş, rabbi ile çok yakınlığa ermiştir. Bu da, kalbde Allah'tan başkasına yer vermemekle olur. Bundan sonra marifet dereceleri vardır. Herkese ayn ayrı verilen bir ihsandır. Hadisi Kudsî de bu makam için; "Bana yaklaşan kulumun gören gözü, söyleyen dili, tutan eli,... olurum." buyurulmuştur.
Bu makamda Allah'ın kudreti ile şeyhin tasarrufu da bildi
rilmektedir. Şeyhimiz Sultân Kadrî'nin divanından:

Der dile erbabı mânâ gayrı hak nînin bele

Camı Cimşîdi İlâhî der süveydâ kerdeî

Mâna erbabıyım, gönlümde Hak'dan gayrı bir şey yoktur. Cemşîd Şâh'a mahsus ilâhî kadehi tâ süveydadan içmekteyim.

 

4- Marifet: Rasûli Zîşân, "Ahvâlim (Sarf mâlim)" diye beyan buyurduğu hakikat'ten sonra gelen re'sül mâlidir. Azizü Mennân olan Cenabı Mevlâ, hakikatına varana ken­disini bildirmesidir. Buna "marifetullah" denir. İlâhî esma ve sıfatların, kalb gözü ile görülüp bilinmesidir. Bu da Hz. Rasul'e tam tâbi olmakla hasıl olur. Mektubatında İmamı Rabbânî Hz.leri, bu tâbi olmayı yedi derece üzerine ayırmışlardır, bilhassa altı ve yedinci derecelerin ilim ve ibadet ile elde edilemiyeceğini, ancak bir fazlu ilâhî olduğunu beyan buyurmuşlardır. Yedinci derece hepsinden üstün olup, bu mertebeye eren zatların nail oldukları irfan ve ikramın ancak kendilerine mahsus zevki, hal ve esrarı kalbiyesi olması dolayısıyla kısmen kaleme (yazıya) gelmesi mümkün ve fazlası hem muhal ve hem de caiz görülmemiştir.

Bu hal kendilerine daimi yaşayış olan Seyyidimiz Sul­tân Muhammed Kadri Hazîn Hz.leri, Divân-ı İrfan'larında:

Ey ki Seyyid Kadri dâim be yârirâ refik, Hâli hindu rate dil tab'a hakikat bî hilaf. Ey yâr ile daim beraber olan seyyiî Kadri1.,

Halin; için/dışın yâr ile basılmıştır, bu hakikattir. (Fotoğraf gibi).

Sayei aşkı hakiki bume ez azadei her havfve reca Madebî kadrî gamı endişeye ferdadeyim.

Hakiki aşkın sayesinde her havfıı recadan kurtuldum, Ey Kadri yarının ne olacağını endişe etmek hiç olur mu?


Kes nemi daned ki levhi sînem çiin rengü reng Der makamı mır u şâhim şahidi min şahı şâh.

Sînem levhasının ne renklerden olduğunu kimse bilmedi,

Sultanlar, şahlar makındayım, şahidim de şahlar şahı Hz. Allah (c.c):

buyurarak, marifet halinin en büyük derecesindeki hal üzerinde olduklarını bildirmişlerdir.

 

Keza, bu büyük marifet re'sül malini; varlığın başı, kai­natın efendisi, zübdesi, halifetullah olan aleyhissalatı ves­selam efendimiz Hz.leri de bir hadisi şeriflerinde "bana kıbelei Rahmân'dan ne ifade olunduysa ânı sînei Ebû Bekir'e tab ve ilkâ iyledim" beyanıyla, Hz. Ebû Bekir'e vermişlerdir. Bu sebeple de, Hz. Ebû Bekir tarikatlarda baş ve ilk halifei Rasulullah olmuşlardır. Bu sermayelerden in­tikal suretiyle kendilerine gelenleri ile de Selmânı Pâk Hz. leri naibleri yani bu ilahi yolda Hz. Sıddîk'ın halifeleri ve günümüze kadar gelen bütün tarikatlarda ilk halife (mürşidi kâmil) olmuşlardır. Mürşidlikte gerek olan haki­kat ve hususiyetleri göstermek suretiyle de irşadda bulun­muşlardır.

Bundan anlaşılıyor ki: Bir mürşidi kâmil, bu kıymetli varlıklardan kendisine kâmil mürşidinden intikal edenleri ile ancak yetişmekte ve bir ağacın dallan mesabesinde ağaçtan ayrılmadan bu gıdalarla beslenmektedir.

Şahımız Hüsameddin Hz. lerinin bir beyti:


Mâ şâhi dirahtim pür ez, meyvei îevhîd Her reh güzeri senk zened âr nedârem.

Tevhîd meyvesiyle dolu bir ağacın dalıyım,

Her yolu bize düşenler taş atar, onlarda ar görmedim.

 

Hakikaten bu, cahillerin daima tarikat ehline düşman olmalarının ifadesidir. Diğer bir ifade tarzı ve teşbih ile, mürşidi kâmiller; başı Seyyidi Kainat Efendimiz olmak üzere devam eden mübarek bir zincirin halkalannı teşkil etmektedirler. Müridini terbiye edecek halife (şeyh)'in bu zincirin halkalarından birine bağlı, mezun, bu suretle de elden ele sahih bir izin ve nisbetle Hz. Rasul (a.s.)'a ulaşması lazımdır. Müridlik ile başlayan bu kurtuluş yolunda müridlik pek kıymetli bir nimettir. Her müridin de halife olması gerekmez, layık ve takdiri ilâhîde olanların bu silsilede kâmil mürşidler (tarikat pirleri) seçerler ve himmetlerini üzerlerinden eksik etmezler...

Bu halifelerin içinden de yine ilâhî takdir ve işareti Rasulullah ile aynı selahiyetli zatlann tensibleri neticesinde kâmil mürşidler seçilir, diğer halifeler de müridlerinin terbiye ve irşadlanyla meşgul olurlar.

Bazen de kâmil bir mürşidin yerine bilahere gelecek, naib olacak halife, o mürşidi kâmilin hayatında yetiştirilmekte ve aşikâr işaretlerle belli edilmekte olup, zamanı geldiğinde takdiri ilahiye uyan durum tecelli ve tahakkuk etmektedir. İşte, muhterem SÜLEYMAN KAYA'nın bu durumda olduğu anlaşılacaktır.

Tarikat baştan nihayete kadar bir edeb olup, ancak bu edebe riayet ve kudretleri nisbetinde çalışmak şarttır. Bu takdirde de, üzerlerinden eksik olmayan büyüklerin himmetleriyle gayeye vasıl olunabilir.

Hiç bir halife, mürid yetiştirmekten ibaret olan vazife ve selâhiyeti haricinde bir müridini halife yapamaz. Selahiyet haricine çıkmamak edeblerin en büyüğüdür. Buna uymayarak selahiyetsiz bir halife, bir müridini halife yaparsa Gönül Sultanları kitabının 60. sayfasında görüleceği üzere; zincire bağlı mürid olan o yeni halife, zincir harici bir şeyh durumuna düşerek, kitabta yazılı akıbetlere uğrayacak, kendisini selahiyetleri haricinde, edebe riayet etmeyerek halife yapan o zat da zarar görecektir.

Mevlânâ Hâlid Hz.lerinin bir halifesi, zengin bir müridine gösterdiği hususiyetten hem o halife zarar görmüş ve hem de Mevlânâ Hâlid Hz.leri, Rasul (a.s.)'ın itabına maruz kalmıştır.

Bu pek mühim esaslı olan hususu iki büyük misal ile açıklamak yerinde olacaktır:

1- Gönül Sultanları kitabının 249-251 sayfalarında yazılı beyanda, Gavsı A'zam'ın, tarikatını, Şahı Pîr Hz.lerine vermek üzere vaki olan talebinin, Hz. Şâh tarafından ne büyük bir edeb, naz ve mahviyet içinde silsileye bağlı bütün tarikat pirlerinin tasviblerinden geçirildiği ve Aleyhissalatü vesselam Efendimizin huzuru âlîlerine getirildiği; bu büyük huzurda ise tam selâhiyeti haiz olarak bu talebin yerine getirildiği görülmektedir.

2- Rasulu Ekrem (a.s.) Hz.leri miraç gecesinde, halveti "kâbe kavseyn ev ednâ" ya (iki yay aralığı, hatta daha da yakın) vusulünde bir ilhamı ilâhî olarak, "ettehiyyatü lillahi" demekle tam ilahî fenaya girdi. "vessalevâtü vettayyibât" ilavesiyle de vasıtadan geçerek, kavlî, fiilî ve malî bütün ibadetlerin yapılmasına layık olan zata vardı.

Bu beyan mukabilinde Cenabı Rabbül Kerîm;

"Esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahme-tullahi ve berekâtühü" diyerek ismi olan "Selâm" ile, rahmet ve berekatını ikram etti ve fenasından selametle bekaya ve selamete erdirdi. Sidretü'l-Müntehâda olan ve Hz. Rasul'ün (a.s.) miraç ve eşsiz vusulünü müşahede eden Hz. Cibrîl ve melekler "Eşhedü en lâlilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve rasûlühü" şehadetini getirerek, onlar da Hz. Rasul'e (a.s.) ikram edilen ilahî selam ve nübüvvet nurundan ahzettiler.

Bu pek büyük bir ikram olup, alemlere rahmet ve Rasul olması hasebiyle ilâhî selamı bu büyük lütuf ve nimeti kendisine ve Cenab-ı Hakk'ın salih kullarına da teşmil ederek "Esselamü aleynâ ve ala ibadil-lahissalihîn" dedi. Salih kullara da ilettiği bu selam ile, orada kalmayarak kulları irşad ve ikram için avdet ettirildi.

Cenab-ı Mevla da, hoşnud olduğu bu teşmili (Kadir suresiyle) mübarek olan Ramazan ayı içinde, bin aydan hayırlı olduğunu bildirdiği Kadir gecesinde tüm emirlerde selamet olmak üzere ibadet eden tüm kullarına da tahsis etmiş ve yine izni ilâhî ile Cebrail (a.s.) dahil, melaikei kiram inzal edilerek, matlai şemse kadar bu sürura iştirak ettirilmişlerdir. Bu, ne kadar büyük bir nailiyyettir.

Bunun bir benzeri olarak, Sultanımız Seyyid Kadrî Hz.lerine verilen ikram ve ihsanlara başlamadan evvel mühim ve lüzumlu bazı malumatı vermeyi faydalı buldum, şöyle ki:

Her ne kadar miraç gecesiyle kadir gecesi ayn ayrı ta­rihlerde söyleniyorsa da, yine alimler der ki: Kadir gecesi bir geceye mahsus ve sabit olmayıp, sene içindeki geceler­de dönmektedir. Bundan denilebilir ki, miraç gecesi aynı zamanda kadir gecesine de tesadüf etmiştir.

İmamı Rabbânî Hz.leri Muktûbatında der ki: Bazı büyük evliya, ruhlan miracda kalır, dönmezler, bazıları da irşad için dönerler. Bunlar daha büyüktürler.

İlahî yolun vasılı olan seyyid Kadrî Hazîn Hz.leri de ruhî miraç ve Rabbi ile vuslat ettikten sonra, Ceddi Alîsi Hz. Rasul'ün sünnetine uyarak, irşad için dünyaya dönmüştür. Hz. Rasul'ün ümmetine bahşedilen Kadir ge­cesinin dahi, Hz. Rasul'ün nurundan olduğunu divanının şu beytinde açıklamışlardır.

Beşevkâ pertevâ hadrâ benakşî neynikâ bedrâ Şebi rûz her timin Kadrâ dilemin tu dilemin

Yeşil pertavın aynaya bedir gibi vurması şevkinden, Gece gündüzler benim için kadirdir. Gönlüm sensin gönlüm.

Hemi şeb leyletül Kadrin şebi muzlim limınbedrin, Sema u ard limın hadrin dilemin tu dilemin

Her gece benim için kadirdir, karanlık geceler mehtaplıdır, Yer ve gökler benim için yeşildir. Gönlüm sensin gönlüm.

 

Aleyhissalatü vesselam efendimize olan bu "selâm" ile, rahmet ve berekat ikramının bir tecellisi:

Hz. îbrâhîm (a.s.) ruhu ile olan miracında, ilâhî nurun azametinden şaşırmış ve bu nura teşbihen yıldız, ay ve güneşe "İşte Rabbim" demişti.

Hz. Musa da eymen vadisindeki miracında ilâhî nuru ateş zannederek şaşırmıştı.

Necim Suresinde Allah (c.c.) tarafından Rasuli Ekremin büyüklüğü methedilirken "Ma dalle sahibuküm ve ma ğavâ" "Sahibiniz sapmadı ve batıla inanmadı, şaşırmadı", fenasında bekada idi. Çünkü ona "Allemehû şedîdül kuvâ" "Müthiş kuvvetlere malik olan Allah (c.c.) öğretti." "İşte mahlukun hâlık'a olan bu yakınlıktaki akıl almaz tahammülü bu ilâhî selam daki sırda idi. Bu ne büyük bir ikramdır!

Müminin miracı olan namazdan sonra "Allahümme entesselamü ve minkesselamü tebarekte ya zel celâli vel ikram" zikri bu hikmete mebnîdir...


Anlattıklarımızla ve buradaki sırra dair bir tecelliyi de muhterem Süleyman Kaya'nın kaleminden naklediyoruz:

MİRACDA "YA MUHAMMEDİ DUR! RABBİN NAMAZ KILIYOR." HİTABININ AÇIKLAMASI:

Kur'ân-ı Kerim'de belirtildiği gibi, namaz; zikir ve hu­zurdur. Hz. Rasul (a.s.), Cibrilî Emîn'i Sidretül Müntehâ'-da bırakıp Cenab-ı Mevlâya yaklaşmada ilerlerken, yine Rabbini zikir ve teşbih ediyordu.

"Fezkurûnî ezkürküm" (Beni zikrediniz ben de sizi zikredeyim.) âyeti celilesindeki beyan, gayb halinde olanlar içindir. Hz. Rasul (a.s.) yaklaştıkça "Ya Muhammed gel beru!" ilahî nidayı duydu. Bu sadece ona mahsus lütuf edilen en büyük bir ikramdır. Zatına ayine kıldığı habibini vasıtasız ve perdesiz olarak şuhûduna erdirmek için, gaybe ait olan zikrin kesilmesi (durması) lazımdı. Çünkü şuhûd olunca gayb kalmaz.

"Yâ Muhammed! Dur! Rabbin namaz kılıyor." demek; gayb zikrini bırak ki, Rabbin de vasıta ve perde olan zikrine icabet etmesin. Yani sen gayb zikrinde iken, rabbin de seninle karşılıklı zikir olan namazdadır. Neticede senin zikrin ve namaz nihayet buldu, Rabbin seni istediği makama yükselterek "kabe kavseyni ev ednâ"da vasıtasız perdesiz olarak seninle huzurlaştı. Artık sen Rabbin ile ve Rabbin seninledir!

Hz. Cibrîl Sidretü'l-Müntehâ'da kaldığına göre, bu üçüncü hitab kimden olmuştur? Bu hitab, yine ilâhî takdir ile Hz. rasul'e (a.s.) ruh olmuş Allah (c.c.) zatının nuru olan Hz. Muhammed (a.s.)'ın kudsî ruhundan hitabdır.

Bundan şunu da anlıyoruz ki, en büyük ibadet ve vuslata sebeb, müminin miracı olan namazda okuduğumuz "Ettehiyyât..." ve hemen namazdan sonra "Allahümme entesselâm..." da, bizleri de bu selamet ve ikrama dahil etmek içindir... (İstanbul 23.12.1988)