<< İhsan yolu FİHRİST

TARÎKAT-I ÂLİYYE HAKKINDA

Ey Sâlik! Bil ki, "Allah'a giden yollar mahlukatın nefisleri sayısıncadır." Ve hepsi de haktır. Allah'a giden bu yolların muhtelif oluşu; Kur'ân-ı Kerîm, vahiy ve hadislerin te'vili ile Hz. Resûlün (AS) ahlâkından doğmuştur. Hatta geçmiş peygamberler bile, Bürde Kasîdesi'nde söylendiği gibi; "Hepsi de Hz. Muhammed (AS)'dan alırlar. O da denizden bir avuç aldıkları gibi."

Kur'ân-ı Kerîm ve sünnete tâbi gidenler, nuru âşikar bir yoldalar. Sâlik bu yoldan ayrılırsa delâlete düşerek, zındık olur. Şeyh Ârif-i Billâh Hz. Cüneyd-i Bâğdadi'nin de beyan ettiği gibi: "Kur'ân-ı Kerîm ve sünnete tâbi olmayan biri, yüksekte havada dursa bile delâlette kalmış zındıktır."

Lâkin bazı meczûblara ilâhî vâridâtın fazlalığından hasıl olan sarhoşluk ve (fenâ) yokluk halleri vakitlerinde, namaz kılmamak, bazı haram şeyleri yapmak gibi işlerinden dolayı, bunları da inkâr etmek doğru değildir. Çünkü o an şuûrlarına sahip olmadıklarından hareketleri de istekleri dışındadır. Uyanıklık anlarında ise şerîata uymayan hiçbir şeyi yapmazlar.

Bunları inkâr edenlerin küfür ve kötü sonuçlarından korkulur. Çünkü Allah tarafından Enbiyâ (AS) ma'sûm oldukları gibi bunlar da mahfûzdur. Böyle hakiki hâl sâhibi olmayıp, bu hale bürünenler ise, Allah'ın Rahmetinden ziyade, gazabına yakın olurlar. Mü'minlerin kalplerinde bu yapmacıklara hoşnutsuzluk hâsıl olur. Ve kısa zamanda sâmirî buzağısı gibi sırları da kaybolur.

Onun için Ey ALLAH yolunda olan sâlik; senin Kur'ân-ı Kerîm ve sünnete uymaktan ibâret olan Hak Yolu üzerinde gitmen için delâletten ve nefis ahlâkından kurtulman lâzımdır.

Bu Yolu Nasıl Bulacaksınız?

O da Sünnete ârif ve esrâr-ı tarikata sâhip şeyhe nefsini teslim etmekle olur. Eğer bu iki sıfatta ârif şeyhi bulamazsan, yalnız sırlara vâkıf şeyhi de bulsan yine teslim olmalısın. Çünkü sırlara vâkıf o şeyh, sahih keşif ve güzel ilhâm sâhibi olduğundan, mânen Hz. Resûlün sünnetinden çıkmaz. Kalbi daima ALLAH ve Resûl huzûru iledir, doğru yoldan çıkmaz. Bu iki sınıf şeyhten de göremezsen o zaman iyi ilim sahiplerine tâbi olmalısın.

Senin bâtınına kudsî nefes ve rahmânî nurlar ile tasarruf edecek, nefsinin kötü ahlâkını, ahlâk-ı hamîde ile değiştirecek, kalbindeki zulmet perdesini kaldırarak, mülk aleminden melekût âlemine yülseltecek, sonra sır alemi ve huzûra erdirecek bu şeyhlerden birini gördüğünde tam bir i'timâd ile teslim ol. Verdiği evrad, ezkâr ve âdâbı herkesinkinden üstün tutman lâzımdır. Meşrebi de senin yanında her meşrepten daha tatlı olmalıdır, fakat bu da başka şeyhlere karşı aslâ inat ve aleyhinde konuşma şeklinde olmayacaktır. Nasıl ki 4 mezhepten birini tercih eden mü'min diğer mezhepleri de hak olarak kabul ettiği gibi, birinin hakkın inat ve inkâr küfürdür.

Mürîdin, şeyhini tercih ve üstün görmesi, mürîdin istifâdesi içindir. Tercih etmezse ebediyyen ona menfaât hasıl olmaz. O hâlis i'tikat ve muhabbet, mürîdin sımsıkı bağlanmasını sağlar.

Şeyhimin Sohbette Muhabbetle Anlattığı Bir Hikâye:

İki genç, ilim tahsil ederek diploma aldılar. Ârif ve kâmil bir şeyhin nazarı altında nefsin kötü ahlâkından kurtularak ALLAH'A varmak istediler. Böyle ârif ve kâmil bir şeyhi aramaya gittiler. Bilmeyerek meyvesi bol, bahçeli bir hristiyan köyüne vardılar. Bir ağacın gölgesinde dinlendiler. Biraz sonra bahçe sâhibi gelerek niçin geldiklerini ve durumlarını sordu. Onlar da kitaplarını bitirerek diploma aldıklarını, şimdi kâmil ve mükemmel bir şeyh arayan garipler olduklarını, kalplerini nefsin hastalıklarından temizleyerek onunla seyrü sülûk etmek istediklerini, nefis tezkiyesi olmadan ilmin de bu işe kâfi olmadığı, hatta sâhibine yük olduğunu söylediler. Hristiyan, bu âşık gariplerin maksatlarının kâmil mürşid bulmak olduğunu öğrenince münâfıklık özelliği ile onlara dedi ki: "İşte ben kâmil bir mürşîdim. Nefisleri tezkiye eder seyrü sülûk esrarını bilirim. Bu da bahçemdir. Şu ağacın altına yerleşin, sabah, akşam bizzat yemeğinizi getireceğim. Bahçeden de istediğiniz meyveleri yersiniz. Nefsin kötü ahlâkından temizleninceye kadar tarikat âdâbını ve seyrü sülûku size ta'lim ederim. Tam vuslâtın balını yiyeceksiniz"

Garip fakirler bu sözleri duyunca kalpleri neş'e ile ferahladı. Ve ona büyük itikad getirdiler. "Ne güzel şeydir ? Maksadımız ârif ve kâmil bir şeyhi bulmaktı. Elhamdülillah yakında ve kısa zamanda husûle geldi." diyerek kırık gönülle tam teslim oldular. O da onlara "Allah" diye zikir yapmalarını söyledi.

Hristiyanın maksadı onları İslam dininden çevirmekti. Hile ile yoldan çıkartıp akîdelerini bâtıl dine döndürmekti. Garip fakirler tam teslimiyet ile zikre başladılar. Hristiyan sabah akşam yemeklerini getiriyor, alay ile zikirlerinden, kalp ve letâiflerden, zevku vecdlerinden soruyordu. Kısa zamanda sâliklere tam gaybî zikir hâsıl olmuş, münevverleşen kalb ve letâifleri ilâhî cezbe ile keşf-i rahmânîyeye ermişti. Hristiyan ise onların bu durumlarında habersiz hâlâ münafıklığı ile alaya devam etmekte idi.

15 gün sonra yine hallerinde sordu. Biri dedi ki: "Şeyhimin bereketiyle feyz ve zikir sahibiyim. Melekûta da uruç ediyorum. Bana acaip keşifler de açılmıştır." Bu sözlerle sapıtarak bâtıl yola düştüğünü zanneden hristiyan "E vallahi evlâdım gün be gün makâmatın da artacaktır" dedi. İkincisine dönerek; " Oğlum senin halin nedir?" diye sordu.

Allah'ın mes'ut kıldığı o fakir, Levh-i mahfuz'da gördüğü sır üzerine ağladı. Hristiyan: "Niçin ağlıyorsun? Dereceden mi düştün? Yâhut vâridlerin güzel gelmiyor mu? Yoksa kabz halinde misin?" diye sordu. Fakir dedi ki: "Bana bir hâl olmamış ve bir hâlden de şeyhim tarafından bana izin verilmedikçe konuşmam." Hristiyan alay edercesine: "Ey oğlum! tarafımdan sana her emniyeti verdim. Ben sâlikleri terbiye ediyorum, sâliklerim de evlâtlarım olup her şeylerini bana anlatırlar. Hâlini söyle." Fakir dedi ki: "Ya Şeyh! Keşfimde zuhûr etti ki, şeyhim hristiyandır ve kâfirdir. Bu nasıl keşiftir bilmiyorum. Yoksa keşfime şeytân mı düşerek şaşırttı. Şeyhim hakkında böyle söylemekten de Allah'a sığınırım" dedi.

Hristiyan bu sözleri işitince Allah'ın hikmetinden teaccüp etti: "Vallahi hakkımdaki keşfin tamamdır. Ben hristiyanım ve sizinle alay ediyorum. Şimdi hak ve hakikatı anladım, elinizle imana gelerek tövbe ediyorum" dedi.

Bu meselden ibret al ki: ALLAH için hâlis olan gönül, şeyhi de küfürden kurtardı. Onun için sâlikin hâlis olması şarttır.

Ey Sâlik! Tarikatların en faydalısı Allah'a en kısa yoldan ulaştıranı şüphesiz ki "Nakşibendi Tarikâtı Âliyyesi" dir. Ayıpsız, kusursuz, pâk bir yoldur. Nasıl olmasın ki? Sultânül-Enbiyâ Hz. Muhammed Mustafâ'dan (SAV) sonra ümmetin en şereflisi Hz. Ebubekir Sıddık'tan (RA) gelmiştir. Onun için bu tarikat tasarruf ve cezbe ise tarikatte esaslı iki temeldir.m Büyük sırrı da, bida' ve zaif fetvâlardan kaçınarak kuvvetle azimetlere sarılmaktadır.

ŞEYH-İ MECZÛB DER Kİ:

Bu sözün manası: Bu tarikat; yüce kitap Kur'ân-ı Kerîm ve sünneti seniyyeden ayrılamaz, kesin bir yoldur. Hafif bir şey olmayıp en ince kusur ve bi'datten uzaktır. Allah ve Resûl'ün sünnetiyle tezyîn olunmuştur. Bida'sız, sünnet ve hakikat yolundan yüz çevirenin elbette dininde şüphe husule gelir.

Yine tarikat İmamı Hz. Babaelhakkı Veddin (kds) buyurdu ki: "Kalbimdeki ilk marifet, Bayezid-i Bistâmî'nin son marifet makâmı olmazsa, bu bana haram olsun."

ŞEYH-İ MECZÛB DER Kİ:

Hz. Bayezid'in makâmı sekir (sarhoşluk) ve fenâ idi. Son hali Sahv (uyanıklık) ve bekası tamdı. Bundan anlıyoruz ki: Tarikatımızın bidâyeti (başlangıcı) diğer tarikatlerin nihâyeti (sonu) dir.

Hz. Şah'ın bu sözü kendini meth kasdı ile olmayıp, Allahu Teâlâ'nın ona bahşettiği üstünlük ve nimeti açıklaması içindir. Biliniz ki, tarikatten maksat, Allah için olgun bir kul olabilmektir. O da insanın, nefsinin kulluğundan ve isteklerinden çıkması ile olur. Ucûb (kendini beğenme), riyâ (gösteriş), tebekkür (büyüklenme), hased (başkalarını kıskanıp çekememe) gibi vesair hastalıklar kalbde kaldıkça, insan Allah'a hâlis kul olamaz. Ancak nefsinin kulu olur. İbâdetinde de ortaklık olur. Rabbimiz Kur'ân-ı Kerîm'de "VELÂYÜŞRİK Bİ İBADETİ RABBİHÎ EHADÂ" (Rabbinin ibâdetinde hiç bir şeyi ortak etmesin) buyurmuştur.

Yine Seyyîd'ül-Beşer Hz. Peygamber Muhammed Mustafâ (AS) hadis-i şerîfinde "Riya küçük şirktir" buyurdular.

İşte insanda bu hakiki tekâmül, tarikatsız husule gelmez. O da şeriât ve tarikatta kâmil, ârif mürşidin emri altında kalbe yapılan tasarruf ile olur. Şeyh, müridin yanında nefsinden, evlâdından mal ve canından daha kıymetli olacaktır. Bu fazla muhabbet tarikatte esasdır. Mürîd, o zaman şeyhin boyasıyla tamâmen boyanır. Şeyh, mürîdin çirkin ahlâkını, ateşin odunu yediği gibi yemeğe başlayacaktır. Kibir, hased, buğz, riyâ, ucûb, dünya muhabbeti gibi bunların yerine ahlâk-ı hamîdeyi kor; (hilm, kerem, tevazu, kırıklık, zillet, sabır, tevekkül, tahammül gibi). Hz. Resûl'ün ahlâkıyle tezyîn eder.

Mütesarrıf şeyhin tasarrufu Allah'ın kuvvetiyledir. O, Hz. Resûl'ün feyzinin vârisidir. Bunun için mürşîd yanına giden bir fâsıkın müttakî bir zat olduğu çok vâkidir. O hakiki mütesarrıf; nazariyle taşı altın eder.

Şeyhimiz, şeyhinden nakil etti ki: Hz. Mevlâna Halid'in bir halifesi taşa nazar ederek, taşı hâlis altın yaptı. Yine Hz. Mevlâna'nın (Şeyh Hâlid Şehrezüri Kds.) güzîde halifesi Hz. Şeyh Osman Sirâcüddin'den rivayet edilmiştir ki: Hz. Mevlâna Hâlid bir mürîde nazar ettiğinde mürîdin başı gövdesinden fırlamıştır. Hz. Mevlâna kalkıp fırlayan başı gövdesine koymuş, baş gövde ile eskisi gibi birleşmiş ve mürîd bir acı bile duymamıştır. Şeyh-i Meczûb der ki: Kuvvetli bir râviden işittim. Hz. Şeyh Osman Sirâcüddin bir fâsık şiiye nazar ederek, şii meczûb halde üç ay çölde dolaşmış, sonra dönerek sünni olmuş, tarikata girip kâmil bir vilâyete ermiş ve binlerce şiiyi de hidayete getirmiştir. Yine kuvvetli râviden işittim. Şâhım Şâh Muhammed Ali Hisâmüddin, zehirli engerek yılanının soktuğu kişiye nazar ederek derhal zehir acısı ve şişkinliğini yok etmiş ve hasta ömür boyunca yarasında acı çekmemiştir. Halbuki bu cins zehirli yılanların soktukları nadiren iyileşse bile yaraları her sene nükseder.

Ömrüme yemin ederim ki: Bu nazarlar harikuladedir. Husûsen Şeyhim Şeyh Muhammed Ali Hisâmeddin'in kudsî nazarları! İlk şeyhim Şeyh Mustafa Seblâğî'nin çok ruhî ve cinnî delilleri nazariyle iyileştirip, bunları manevi muhafazasına aldığından, ömürleri boyunca da bu hastalıktan kurtuldukları bir hakikattir. Şeyhimin bereketi ile Allah'ın bu fakir meczûba da bir nimetinden bahsedeyim: Akrebin soktuğu kişiler çok defa nazarımla iyileşmiştir (2).

(2) Kendi kuvvet ve ihtiyarından çıkarak, Allahu Teâlâ'nın (CC) kudretiyle tasarruf eden büyük zatların nazar ve tasarrufuna akıllar hayret ve hayranlıkta kalır. Çünkü bu, Allahu Teâlâ'nın onlara keremidir. Şeyhim ve Seyyîdim Seyyîd Muhammed Kadrî'nin bir beyti:

Yek pişi nazar Kadrî heyulayı Meâni
Ger sureti icazi bili lâyıke mâbu.
"En yüksek oluşlar bir nazarının önünde olur. Eğer mucizelerin suretini de (yani mucize gibi şeyleri de) yapsan sana yakışır." (1)

(1) Şahlar Sarayı kadisesinden.

Seyyîd Kadrî Hazretlerinin kudsî nazarlarının olaylarını burada saymak mümkün olmamakla beraber bir kaç tanesini yazmayı faydalı gördüm:

a) Evvela şunu yazayım ki: Hz. Şâh'ın büyük halifelerinden hakikaten Meczûb-i Hak, büyük şeyh, Şeyh Abdülâziz derdi ki: "Eğer Seyyîd Kadrî bu Cûdi dağına nazar etse, Cûdi dağı öyle bir yok olur ki burada Cûdi dağının mevcudiyetini kimse ispatlayamaz"

b) BİR OLAY: Bir yezidî (şeytana tapanlardan) müslüman olmuş ve Şeyh hazretlerinin mürîdi olmuştu. Bir gün Cizre'den köyüne giderken yolda müthiş bir şimşek ve yıldırımla karşılaşır. Bir yıldırımın başında parlamakta olduğunu görür ve korkusundan kendisini bir kayanın yanına atarak siperlenir. Bir kaç gün sonra Cizre'ye gelip Şeyh Hazretlerini ziyaret ettiğinde, hiç bu konu açılmamışken, Şeyh Hazretleri imanının kuvvetlenmesi gâyesiyle sorar.

- "Geçenlerde giderken şimşeklerden çok mu korktun ki, bir kayanın dibine sığındın ?

-"Evet, bizim dağ kısmında olan köyümüzde çok şimşek ve yıldırım düşer, fakat o gün gibi korkulu bir an ömrümde geçirmedim."

Şeyh Hazretleri buyurur: "Ben o meleğe teveccüh etmeseydim yıldırım sana vuracaktı. Nazarımla yıldırımın hedefi değişti."

c) BİR OLAY: Tarlada çalışan bir köylü grubuna kuduz bir kurt saldırarak 7 kişiyi ısırmıştı. Üç kişi hemen ilaç buldurarak yemeleri üzerine durumları iyileşmeye giderken, diğerlerinde ise kudurma alametleri başladı. Bunlardan birini Şeyhim Seyyîd Kadrî Hazretlerine getirip yalvardılar. Hz. Şeyh ona nazar ederek, nazarla iyileştirdi. İlaç almayan diğer üç kişi ise kudurarak öldüler.

d) Cire'de Şeyh Hazretlerinin bir mürîdi bağırsak tifosuna yakalanmış ve son devresini baygın halde yaşıyordu. Hz. Seyyîd Muhammed Kadrî bu muhîb ve sadık mürîdini görmeye geldiler. Hastanın annesi hacı ve sâliha,kâmile bir ihtiyardı. Oğlunun baygın ve ümitsizliğinden ağlıyordu. Bu acı yürekle,Şeyh Hazretlerine dayanılmaz bir mahviyetle ricâya başladı. "Oğlum gidiyor" diye figânlarıyla herkesi ağlatıyordu. Şeyh Hazretleri annesine bakarak, taşan merhamet ve gayret denizinden söyledi.

-"Merak etme, oğlun bi iznillâh iyileşecektir. Katiyetle söylüyorum ki, eğer oğlun bu hastalıktan ölürse, Şah Nakşibend'in tâcını bir daha başıma koymayacağım."

Hasta Mardin'e götürüldü. Bir kaç gün sonra hastanın durumu tamamen ağırlaştı. Başında doktor hazırdı. Fakat bağırsak patladı ve vücut zehirlenerek hasta komaya girdi. Doktor ağlayarak "tamamdır" diye üzüldü. "Vefat etti" diye Cizre'ye telgrafla bildirildi. İki kere gelen ölüm haberi Hz. Şeyhe bildirildiğinde, Hz. Şeyh "Ölmemiştir" dedi. Son haberde de "Abdulhalîm üzerine gelen Cudi Dağına da gelseydi, Cudi Dağı da ölecek idi."

Hasta da şu açıklamayı yaptı:

"Hz. Azrâil'in geldiğini gördüm. Öleceğimi anladım. Şeyhim Seyyîd Muhammed Kadrî'nin de hazır olduğunu gördüm. Hz. Azrâil, Şeyh Hazretlerine dönerek:

-"Emir var" dedi.

Şvvet ve kudretten gelen bu büyük evliyâ nazarlarından yalnız Şeyhim Seyyîd Muhammed Kadrî'den bizzat gördüklerimi yazsam, kitabın hacmi çok büyüyeceği gibi gâyeden de uzaklaşacağız.

Hulâsâ: Ey Sâlik! Sana her şeyden fazla düşman olan, nefsinin hile ve tuzaklarından seni kurtaracak, kudsî nefesiyle terbiye edecek, muhabbetle besleyecek bir mürşîd lazımdır. Nefsin düşmanlığı her düşmandan daha büyük ve zararlıdır. Düşman seni öldürmekle en büyük zararı verir. Fakat nefsin seni hak yolundan çıkartır, hakka kavuşmanı engeller. Hazreti Resûl'ün (AS) şerefli hadisinde; "Düşmanların en düşmanı iki yanın arasında bulunan nefsindir" buyurmuştur.

O mürebbi mürşîd, seni Hak nuru ile aydınlatır. Nebîyy-i Muhterem (SAV)'in sünneti ve Kur'ân-ı Kerîm'e tâbi yoldan kalbine tasarruf ederek, ZİKRİ CELİL ve NEFESİ RABBANİ ile ruhunu yükseltip, MELEKÛT, ŞUHUT ve HUZUR ALEMİNE erdirir.

Tarikat İmamı Hz. Nakşibend buyurdu ki:

"Tarikatımız, bütün tarikatlardan ALLAH'a en yakın olanıdır."

ŞEYH-İ MECZÛB DER Kİ:

Bu sözden maksat; bu tarikat Kur'ân-ı Kerîm ve Resûl-i Zişanın en kuvvetli sünnetine tâbi olup, fetvâ ve zâif hükümlerden arınmıştır. Ayrıca, kurucusu, Hz. Resûlden sonra ümmetin en efdali, Hz. Resûl'ün maddi mâ'nevî verâsetine mazhar ilk halife Hz. EBÛBEKİR SIDDÎK (RA) ruhen ve ceseden daima Hz. Resûlden ayrılmayarak ashâbın en yakını olmuştur. Onun için, bu tarikatın nisbeti de bütün tarikatlardan daha çok Hz. Resûl'e yakındır. Temeli de mürşîdin tasarrufu ve cezbedir.

"Mürşîdin tasarrufu"; mürîd'deki bütün bulaşıkları, pas ve kirleri giderir. Esas temizliğe erişen Meczûb mürid, sanki yüksekten makâmâta kurulmuş bir merdivenden uçarak maksuda erer.

"Meczûb" kelimesindeki manaya gelince; Allahu Teâlâ'nın kudret ve iradesi ile mürîdi ihtiyarı dışında çekmesidir. Onun için bu yolda hiç bir fırsat ve boşluk bırakılmadan, geri dönmeyerek, ister istemez (zorla) Allah'ın rahmetiyle HUZURA vardırırlar. Kutb-i fert Seyyîd İbrahim Düsûkî (Kds) sohbette müridlerine dedi ki: "Allahu Teâlâ (CC), Beni tanı ve Beni tevhid et" buyurduğu zaman, siz de: "Ya Rabbi! beni cezbet ki seni tanıyayım" söyleyiniz.

Artık esası cezbe olan bu tarikatın ne kadar Allah'a yakın olduğunu anlayınız.

Yine Hz. Pîr ŞAH-I NAKŞİBEND (Kds) BUYURDU Kİ:

"Rabbim Allahu Teâlâ'dan kendisine en yakın yoldan vâsıl olacak tarikatı istedim. Rabbim duamı kabul etti."

ŞEYH-İ MECZÛB DER Kİ:

Ey Sâlik! Cenab-ı Allah'ın hemen duasını kabul ettiği vâsıl ile, Hakk'a tevessül etmen sana kâfidir.

Muhakkik, son müçtehid İmâm İbni Hacer El-Heytemi El-Mekkî'nin oğlu Hz. Şehabettin Ahmed (Kds) "Fetavây-ı Hadisiyye" hadis kitabının sonunda "Cahil sûfilerin bulaşığından sâlim, yegane âlî tarikat ancak Nakşibendi'dir" der.

ŞEYH-İ MECZÛB DER Kİ:

Tarikatımızdaki bu büyük üstünlük ve yakın yoldan vuslat hususunda; tarikatımızın Pîrî Hz. Şah-ı Nakşibend'in buyurduğu kâfidir: "BU TARİKAT SUFİLERİN BULAŞIĞINDAN ARİDİR (temizlenmiştir)" Bu söz nasıl kâfi olmasın ki? O, bizzat ARİF, ALİM ve MÜÇTEHİD dir. Onun her söylediği (illa) sahih hadislerden istihraç ettiği, şeriat ve Kur'ân-ı Kerîm'in hak ve hakikatıdır.

ŞEYH-İ MECZÛB DER Kİ:

"Nakşibend" isminin sebebi (ve manası):

Kalbde hakiki zikir nakşının rabt olmasıdır (bağlanmasıdır); "Nakış" ve "Bend"; bu iki kelime olarak birleştiği gibi zikir heykelinin (Heykel- belirli bir alem demektir) sureti, dolu bir nur ile Hz. Şeyhin kalbinde öylece nakşoldu. O tasarruf-u hakikiye sahip MUHAMMED BAHAÜDDÎN, "HAZRETİ ŞAH-I NAKŞİBEND" lakabıyla tanında. Onun için ilk olarak zikri böylece kalbe rabt eden odur. Ondan evvel ve sonrakilerden hiç kimse bu makâma erememişlerdir.

Evvelki Sâdatlardan Hz. Mahmud İncir Fağnevi (Kds) ile Seyyîd Emir Külâl (Kds) cehri (sesli ve açık) zikir için toplanırlardı. Hz. Hâce Muhammed Bahaüddîn zuhûr edince HAFÎ (gizli) zikri ihtiyar etti. Hz. Abdülhalik Gücdevani'nin (Kds) bâtınen terbiyesi ile Hafî zikre memur edildi.

HAFÎ ZİKİR, büyük kuvvettir. CEHRÎ ZİKİR ise izin verilmiş zikirdir. Tarikat ehli mürîdin kalbine teveccüh ettiklerinde: Hakiki zikir olan hafî zikri nakşederler.

1-) Mürşîdin Teveccühünde: Mürîd, yalnız ZİKİR talep ederse; Kâmil mürşîd zikir niyetiyle kalbe nur ile üfler, zikir heykelini kalbde tesis eder. Kağıdın mühür ile basıldığı gibi kalb zikir ile nakş olur. Mürîd kalbinde "ALLAH" isminin nakşedildiğini ve değirmen taşı gibi döndüğünü görür, bu kalbe mülk olur. Mürîdin nefsini fenâ edinceye kadar gün be gün fazlalaşır. Böylece melekût ve ceberût alemlerine götürür, gayb ve huzûr alemine erdirir.

2-) Mürşîdin Teveccühünde: Mürîdin kalbi mürşîdin RABITASINI isteyince; Mürşîd, manevi kâmil teveccüh ile kalbinden mürîdin kalbine nur nefeslerini döker, rabıta heykelini tesis eder. Kalbde nurlu bir rabıta heykeli dönerek yükselir. Ne kadar zikir çeşitleri varsa mürîde hepsini tâlîm eder. Mürîdde nurlu ruhânî bir heykel husule gelir. Buna sülûk indinde "TIFLI MEÂNÎ" denir. Melekût ve ceberût'a gider, gayb ve huzûr alemine erdirir. Bu ulvi urûctur. Eğer sûflî urûcta yapmak isterse, yerin ve denizlerin dibine mağrib ve meşriklere götürür. O zaman alemde ve kalblerde ne varsa mürîd hepsini görür.

3-) Mürşîd Mürîdin MUHABBET sahibi olmasını isteyince; Onun kalbine aynı hakikat ve manevi nazarla bakar, kalbine muhabbet nuru ile üfler. Mürîdin kalbi bütün muhabbetlerden temizlenir. Kendi muhabbetini kor. Mürîd, ALLAH, RESÛL ve ŞEYH'İNİN muhabbeti ile sarhoş olur. O mürîd en yüksek makâmat derecelerine yükselir. Bahsettiğimiz o kuvvetli şeyh ve o mürîd bu zamanda çok nadirdir. (3)

Artık NAKŞİBEND nedir ? Anlayınız.

Amma Şah-ı Nakşibend'den sonrakiler ona tâbi olmuşlar. "Ümmetim bahar yağmuruna benzer" hadis-i şerîfi gereğince bu son gelenler âlâ kuvvette de olabilirler. Bunu bilmek kuvvetimiz haricinde olup ALLAH'a sığınırız. Bereketlerinin bizim ve bütün mü'minler üzerinde daim olmasını Hz. Seyyîdül-Mürselîn hatırı için Cenâb-ı Mevlâ'dan niyaz ederiz. Amin.

(3) Aynı üstad nazaryla yetişmiş bu iki sultanın seyri sülûkları ne kadar birbirine benzer! İşte Şeyhimin yazdığı ilk kasîde:

Cama dilemin cevhere behna ji Misku mavere,

Jı nura Huda Peygambere şâhe me şâhik esmere.

"Misk ve amber kristal kokulu gönlümün cevheri,

Allah, Resûl ve o esmer şahın nurundan." (1)

(1) Kristal Gönlümüm Cevheri kasidesinden.