<< İhsan yolu FİHRİST

MURÂKABE HAKKINDA

ŞEYH-İ MECZÛB DER Kİ:

Tasavvuf ehlinin istılâhında "murâkabe" demek; sâlik, mürşîd vasıtasıyla Allah0'a teveccüh ederek ihsân ve lütuf denizinden feyz talebiyle sanki Allah huzurunda, Allah'a yönelmesidir (Geçmişte anlatılan ihsan hadis-i şerîfinde; sanki Allah'ı görürcesine gibi).

1- MAİYYET (BERABERLİK) MURÂKABESİ:

Sâlik her vaktinde ve her an Allahu Teâlâ'nın (CC) zâtı ile beraber mevcûd olduğunu düşünür. Ancak bu beraberlik bir hulûl yani geçme, suyun ağaçta mevcûd oluşu veya iki kişinin beraberliği gibi düşüncede olmayacaktır. Çünkü Alahu Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri böyle düşünülmekten münezzehtir.

Sâlikin Allahu Teâlâ'nın huzuru ile en büyük gaye olan ünsiyeti kesbetmesi için. Allahu Teâlâ'nın azamet ve celâdetine layık, sıfatlarına uygun bir maiyyeti düşünür.

Bu murakabede özel bir zikir vardır. Bu zikir evvelâ kalb ile yapılır. Sonra ruha intikal eder. "ALLAHU MAANÂ" (Allah bizimledir) Bu murakabe ve zikir ile sâlike mükemmel bir ünsiyet ve beraberlik hâsıl olur. Sanki Allahu Teâlâ dâima ona merhamet ve şefkatle nazar etmektedir, bu makâmda açık tecellîler, büyük ve acâyib istiğraklar, garip ve halîm nurlar vardır ki. kalb bunlarla tamamen doyar. Bu tecelliyât ve istiğrakta sâlik, Allahu Teâlâ'nın maiyyetinden (Yukarıdaki anlatılan şekilde yakınlığından) başka bir şey görmez. Öyle ki sâlik, nefsi ve zâtiyle Hak Teâlâ'nın zâtına lâyık şekilde bildiği maiyyetinin, yemekte, içmekte, uyumakta, uyanıklıkta ve bütün hallerinde kendisinden hiç ayrılmadığını müşahade ve idrâk eder.

2- EHADİYET ("TEK" LİK) MURAKABESİ:

Bu murâkabe sâlik, kalbinde ve nefsinde Allahu Teâlâ'yı zâtında ve sıfatlarında ve yarattıklarında "EHAD" tek, bir olarak düşünecektir. Yaradılışın hepsi de ona muhtaçtır. "VE HUVALLÂHU EHAD"

Kalbi ile zikir ederek Allah'ın zâti ve sıfatlarında, yarattıklarında birliğini düşünür.

Bunda Allahu Teâlâ'nın ferdiyet ve ehadiyetini ihbâr eden büyük tecelliler vardır. Bu murakabe ve zikir ile sâlike, melekûte, ğayb ve şuhûd alemlerine büyük bir yükseliş (urûc) husûle gelir. Sâlike, Allah'ın (CC) ehadiyetinde iz'ân, kemâl ve yakınlık hâsıl olur.

3- VÂHİDİYET ("BİR" LİK) MURAKABESİ:

Zât, sıfat ve yarattıklarında bir olan Allahu Teâlâ'nın hiç bir veziri, müşîri ve yardımcısı olmadığını, zâlimlerin dediklerinden (iftiralarından) münezzeh olarak düşünen sâlik, kalbinde "VEHUVALLÂHU VÂHİDUN" zikrini yapar. Bu mânâ ve zikir ile sâlike urûc hasıl olur. Huzur ve şuhûda erer ki, Allah'ın birliğini keyfiyetsiz bir huzurla müşahede eder. Bu makamda Allahu Teâlâ'nın azamet ve vahdâniyetini ihbar eden tecellîyât vardır. Büyük nurlar hâsıl olur. Sâlik, nefsin bütün kötü sıfatlarından ve düşüncelerinden geçerek büyük makâma erer, huzur hâsıl olur. Allahu Teâlâ (CC) ona, vâhidiyet sıfatıyla tecellî eder Allahu Teâlâ'nın zât ve sıfatlarında vâhid olduğu konusunda sâlike yakın ve iz'ân husule gelir.

4- AKREBlYET (YAKINLIK) MURAKABESİ:

Sâlik, Alahu Teâlâ'yı, şah damarlarından, nefsinden ruhundan, vücûdundan ve her organından daha yakın düşünecektir. "VEHUVALLÂHU AKRABU İLEYNA" (Allah bize daha yakındır) Sâlik kalbinde ve ruhunda bu zikri yapar. Ve o mânâyı düşünerek manevi yakınlık ve huzur hasıl olur. Hayret, dehşet, baht, hâlislik makamına urûc eder. Gördüğü herşeyden Allahu Teâlâ'yı kendine daha yakın görür. Bu makâmda çok büyük nurlar ve tecellîyât sâlikin ruhunu, kalbini ve cesedini kaplar, beşeriyetin bütün çirkin ahlâkından geçer. Bütün organlarıyla Allah'a yakınlık duyar. Hatta Allah ile görür, işitir, yer, içer, hareket eder.

Hz. Resûl'ün kudsî hadis-i şerîfinde: "Kulum bana o kadar yakınlaşır ki onun işiten kulağı, gören gözü, söyleyen dili, tutan eli olurum" buyurulmaktadır. Bu, tarikatte sâlikin nihayet makâmıdır, illâ bu yakınlıkta da himmet ve kendisine göre az yahut çok oluşu vardır. Bazı yakîn ehli kalbleriyle, uzuvlarıyla, ve ilhâmlarıyla göz açıp kapanması kadar (yâni bir saniye kadar) da Allah'tan gafil olmazlar. Bazıları ilhâmlarıyla, keşifleriyle isabete ererler. Sâlike bu makâmda kemâl-i ubudiyet husûle gelir. Bu makâmda seyr Allah iledir. Gayri ile değildir. En üstün vasıf ile vasıflanır. Allah'ın şuhûduna keyfiyetsiz düşer. Tehayyür ve hayrette kalır. Kendisini de görmez, nereye dönerse keyfiyetsiz şuhûdu görür. Nereye dönerse Allahu Teâlâ Sübhânehu ona tecellî eder. Rabbânî bir ilham ile (gizli, ses ve harf olmayan) Allahu Teâlâ ile münâcaat eder. Bu makâmda sâlik'in ilhamı doğru ve dürüsttür. Hakiki "İhsan Makamı" budur. (Geçmişte bahsedilen)

Bu makâma eren şeyhin nefesi, mürîdi Allah'a ulaştırmaya kafidir. Feyzi, hasta göğüslere şifadır. Sohbeti, din ve tarikat için mürîde kâfidir. Kullara irşadı haktır. Nasihati, âlemin kalbinde tesirlidir. Manevî nazarı ile kalbten şeytânı ve nefsin bütün düşüncelerini götürür. Manevî bereketi doğu ve batıya şamildir. Kalbi, Allah'ın korkusu, manevî ma'rifet nuru ile doludur. Kalbi hak ile, sözü halk iledir. Onu sevmek murada ermektir. Hoşlanmamak ta helaktir. Düşmanlığı hüsrana düşmenin delilidir. (18)

Alti Letaifin Renklerinin Açiklanmasi:

Kalb latifesi Sarı
Ruh latifesi Siyah
Hafî latifesi Akik kırmızısı
Ahfâ latifesi Çok beyaz
Sır latifesi Yeşil
Nefsi natikanın nuru Bunların birleşimidir.

Bunlar da sâlikin isti'datina, kuvvetine ve basiretine göre görünür. Yani çesitleri ve renkleri basiretinin isti'datina göredir.

----------------------------------------------------------------------------

(18) Bu makâmda olan zâtın özellikleri hakkında Seyyid Muhammed Kadrî Hz.nln bazı sohbetlerinde açıklamaları:

1- "Üç fenâdan sonra bekâya eren şeyhin, artık vücudunun dahi her zerresi nur (olmuştur) kaplanmıştır. Bütün hareket ve sükûnetinde, uyurken dahi bir saniye Allahu Teâlâ'nın huzurundan gafil olmaz. Bütün beşeri hallerinde hatta tuvalette olsa dahi, ruhu alemde tasarruf eder. Onlar için tam muhafaza ve emniyet hasıl olmuştur. Gaflete düşmek yahut derece tenziline uğramak yoktur." Hz. Şeyh buyurdu M. "Ben ne kadar istesem dahi ve bütün imkânlarımı da kullansam yine bir zerre masivâyı bir saniye daha kalbimden geçiremem."

2- "Bu ulvî zât o kadar fena fillâh olmuştur ki, çok kere kul olduğunu unutur."

3- "Hakiki kul olmuş bu zâtın namazı ruhen tam Mirâc'tır. 2 rek'ât sünnetine Allahu Teâlâ'nın ona vereceği, bütün mahsûblarına mûrîdanına, sevdiklerine, istediğine kâfidir."

4- "Bu zâtın dünyanın değişmesi yani (maddi ölümü) arzusu alınmadan olmaz. Hele beşeriyete dönmeden bu büyük tecellîde iken ruhunu hiç kimse alamaz." Başka bir sohbetlerinde: "Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddin (Kds) son deminde Hz. Azrâil güzel bir surette sağ taraf ve baş ucundan geldiğinde, Hz. Şâh kalbindeki nur ile o büyük meleğe teveccûh edince, Hz. Azrâil yanaşamadı ve nurunun şiddetinden uzaklaştı. Sol taraftan, ayak tarafından, yukarıdan hülasa hangi cihetten geldiyse Hz. Şâh'a yanaşamadı. Allahu Teâlâ'ya müracaat ederek "Ya Rabbi! Bu kulunu ne kadar sevmiş ve ne kadar kudsî nur ile ikram etmişsin. Vazifeyi yapmaktan âciz kaldım."


Hz. Azrâil'e bildirildi ki:
"O benim çok aşıkımdır. Cennete var. Bir gül al. O gülün üzerine ismimi (Allah) diye yaz ve arş'ı âlâdan ona karşı tut." Hz. Azrâil böyle yapınca, Hz. Şâh'in kudsî ruhu cennet gülünün üzerine yazılmış (Allah) ismine uçtu. Onun için Hatme-i Şerîfteki bir ismi de Aşık-ı Nâm-ı Hüda) diye zikredilmektedir."

5- Yine buyurdular ki: "Bu ulvî zâtın nazarı her hastalığa şifadır. İster kendi bedeninde, ister başka insandaki herhangi en ağır bir hastalığı nazarı ile yok edebileceği gibi, bu hastalığı vücudun bir noktasında zararsız bir 'ben' halinde toplayarak sahibini o dertten kurtarır."