<< İhsan yolu FİHRİST

HÂCE ABDULHÂLIK GUCDEVÂNÎ'NİN TARiKAT HAKKINDAKİ SÖZLERİ

Hâce-i Hâcegân, Câmii Kemâlât-ı İnsân, Kutbu'r-Rabbânî. Gavsü's-Samedânî, Eşşeyh Abdulhâlik Gucdevânî Hazretlerinin tarikate ait söylediği bazı kelimelerin açıklanması:

1- HÛŞ-DERDEM:

Hûş-Akıl. Der-İçinde, Dem-Nefes, demektir.
Yânî, sâlikin nefeslerini Allah'ın zikrinde muhafaza etmek ve Allah'tan gafil olmamak için her nefesinde Allah'ı zikretmesidir. Nefsini Allah'ın zikrine hapseden, dünya ve âhirette en hayırlı iş olduğunu yakinen bilir. Sâlik, kalben yahut ruhen Allah'ı zikir eder. Kalp zikri ile düşünceler def edilir. Ma'nen de zikre teveccüh ederek ve lisânen zikrini açıklamayarak gelen varidatı da muhafaza eder. Fazla varidata tahammül edemeyeceği takdirde lisânen de zikir etmesinde mahzur yoktur. Cezbesinin şiddetinden "Allah, Allah" diyebilir.

2- NAZAR BER KADEM:

Bakış ayak önüne demektir. Sağa, sola, öne bakmadan daima bakışı önünde olacaktır ki, zikri kalbinde muhafaza edebilsin. Böylelikle Allah zikrini daima hatta helada bile gafil olmadan yapar. Sebeb ve hikmeti ise, yeni sâlikin kalbi Allah'ın zikrinde tesir bularak irâdesi dışında dahi zikre devam edebilsin. Gözünün sağa sola kayması, kalbine aksedecek ihsaslarla fikrini ve zikrini dağıtacağından nazarının önünde olması lâzımdır. Çünkü gözden kalbe bağlar vardır. Maşukuna bakan âşıkın kalbine sevgi dolduğu gibi.

3- SEFER DERVATAN:

Vatanda sefer etmek demektir. Hakiki manâsı: kavmin istilâhâtında, maneviyâtta sâlikin gayb, murakabe ve keşifte kalben yahut ruhen seyretmesidir. Sâlik, bu seyrinde hatta Arş'ın tabakalarında bile urûc eder. Sonra Enbiyâ, Evliya, Şehitler ve Sâlihlerin mukaddes ruhlariyle seyreder. Sonra Allah'ın şuhûdu ile seyreder. Sâlik kalbinin basireti, yahut ruhu ile sefer eder ki zaten vatandan maksat da kalptir. Günahlardan temizlenmiş, zulmet perdesi kalkmış, çok zikir ve mürşidin rabıtası ile ilâhî varidat ve keşfe sahip olmuştur. Kalbte bir parça et vardır ki, o. hudutsuz - sâhilsiz bir bahr-i ummandır. Herşeyden büyük olan bu kalbe, dünya ve her yedi kat semâ atılsa, sanki koca bir çöle bir halka atılmış gibidir.

Mürîd ruhu ile nereye isterse gider. Belki bir adımda yedi kat semâyı geçer. Buna "ma'nevî tay" denir. Bu, Nakşibendî haslarına ve kâmil evliyaya mahsustur. Hatta bazı evliya zahir ve bâtında da tay ederler. Doğu ve batıyı bir adımda geçebilirler.

Allahu Teâlâ bize Hüsn-i Hitâm nasîp etsin, Seyyidü'l -Mürselîn hatırına.

4- HALVET DER ENCÜMEN :

Manası, insan topluluğu içinde yalnız olmak. Hakiki manâsı: sâlik halk meclisinde, sohbetinde olmakla aynı zamanda Allah'ın zikrinde ve beraberinde olacaktır. Çarşı ve pazarlarda bile halk ile konuşma ve oturmasında, kalbi HAK ile olacaktır.

Bundan şu manâ da çıkar ki: Yâni Allahu Teâlâ'nın yahut şeyhinin nisbetinden gayri her nisbetten arî (boş) olacaktır. Ve onun şeyhinin terbiyesiyle onlardan başka kalb, kimsenin nisbetine tevessül etmeyecektir. Çünkü kalbte başka nisbet olursa usûl hâsıl olmaz. Bunun içindir ki, zamanımızda kâmiller ve vâsıllar azdır.

Hz. Şah-ı Nakşibend'e: "Tarikatınızın temeli ne üzerine kurulmuştur" diye sorulduğunda, "Halvet Der Encümen üzere, yâni zahirde halk ile bâtında Hak (Süphânehû ve Teâlâ) ile" buyurmuştur.

ŞİİR:
Bi kalbike sâhipnâ ve cânib bi zahiri
Ve zesseyri Fiddünyâ kalîlün nazâiri
(Kalbinle bizimle sohbet et. Zahire de kendini uzak tut. Dünya seyrü sülûkunde benzerin olmayacaktır.)

Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ (CC) buna işaretle: "Ricâlün La Tülhînim Ticâretün Velâ Bey'un Anzikrillâh" (Onlar öyle erkeklerdir ki ne ticâret, ne alışveriş onları Allah'ın zikrinden alıkoyamaz.) (1)
(1) Nur: 37

Yine Hz. Şah-ı Nakşibend buyurdu:
"Tarikatımızda, muhtelif kimselerin topluluğu içinde (cemiyette) muayyen usûl ve kalb cemiyeti ile kazanılan bâtınî nisbet, halvette kazanılandan daha fazladır."

"Tarikatımız sohbet üzerine kurulmuştur. Sohbet (cemiyette) toplulukta olur. Bütün hayır cemiyettedir. O, şartla ki, cemiyetteki sohbet neticesi "fenâ-i kül" hâsıl olmalıdır. Halvette ise şöhret, şöhrette de âfet vardır."

ŞEYH-İ MECZÛB DER Kİ:
Hz. Şâh'ın bu sözü çok derin ve manâlıdır. Yani sohbetteki fenası o suretle olacak ki kalbi Allah ile olduğu halde, hiç kimse Allah ile bu cemiyetini bilmeyecektir.

Cemiyette iken sohbette fena olmasının mânâsı: Sâlik her ne kadar cemiyetle arkadaş olsa dahi, kalbi tamamen Allah ile olacaktır.

Hz. Abdülhâlik Gucdevânî Halifesi Hâce Evliyây-ı Kebîr buyurdu ki:
"Zâhirden Hilvette olmak şu demektir ki:
Çarşıdan, pazardan geçtiği halde zikir, sâlikin kalbini o kadar kaplamış ve zikir o kadar istiğraktadır ki, hiç bir ses
işitmeyecektir."

5- YÂD-KERD:

Kalbte "Lâ ilâhe illâllah. Muhammedün Rasûlülâh" kelime-i tayyibesini tekrarlayarak zikretmektir.
(Geçmişte izah edildiği gibi)

6- BÂZl-GEŞT:

Tekrar dönmek mânâsına gelen bu kelimenin tasavvuftaki mânâsı: Defalarca yapılan, "Allah" yahut "Lâ ilâhe illâllah" zikrinden sonra "ilâhî ente maksûdî ve ridâke matlûbî" kalben söyleyerek, zikre tekrar devam etmektir, bunda sâlik, Allah için yapılmayan her işin boş olduğunu, yegâne maksadının Allah, ve isteğinin de rızâsı olduğunu hatırlamak ve söylemekle sülûkun gayesinden ayrılmamış, hâvâtırı def ederek aşk ve şevkle zikre yeniden canla başla başlayarak devamını temin etmiş olur.

REŞAHÂT sahibi der ki:
"Bazı büyükler dediler ki: Şeyhimiz evvelâ bize (ilâhî ente maksûdî ve ridâke matlûbî) zikrini verdi. Biz bu zikri yaparken Allah ile sadâkatimiz tam olmadığından kendimizi yalancı adderek utanma hissine kapıldık,".

Mevlânâ Sadettin Kaşgârî eshâbından Şeyh Alâüddin der ki: "Bir gün bu düşüncede kaldım. Sabahleyin Şeyhimi ziyaret ettiğimde, "Gel Şeyh Bahâüddin Ömer'e gidelim" dedi. Beraber gidip meclisinde oturunca Şeyh Bahâüddin Ömer dedi ki: "Şeyh Rûkneddin Alâüddevle buyurdu ki: Sâlik her ne kadar bidayette Allah ile sadâkatini tam göre-mezse de yine "ilâhî ente maksûdî ve ridâke matlûbi" zikrini yapacak ve hakiki sadâkat tamamlanıncaya kadar devam edecektir."

Biz meclisten çıkınca şeyhim dedi ki: "Şeyh Bahâüddin Ömer cezbe ehlidir. Kavmin istilâhını bilmez. "Ben bu sözün mânâsını uzun zaman anlamadım. Sonra bana açıklandı ki Şeyh Ömer, Sülûk yolu ile değil. Cezbe yolu ile terbiye görmüştür, irşâd yolunu bilmez."

Diğer bir mânâsı da: Sâlikin gevşekliğe düşmemesi için zikrin tekrarına sebep olur.

7- NİGÂH-DAŞT:

Nigâh-zihin ile düşünüş, Daşt-Alma. Yâni Sâlik "Lâ ilâhe illâllah" zikrini yaparken, kendisine mânâsında, meleke oluncaya kadar düşünecektir, bu mânâda meleke ve kuvvet hâsıl olunca artık her ne his ederse onu yok ve fânî ve ancak Allah için beka görür. O zaman Sâlike Allah'tan başka bütün nisbetler fena (yok) olur. Zât-ı ahadiyetin huzur ve şuhûdu makamı tahakkuk eder.

Başka bir mânâsı da: Kalbini zikirde bütün ağyar ve mâsivâdan muhafaza ederek, Allah'ın zikrini ahzetmesidir.

8-YÂDİ DÂŞT:

Yâd-Anma (hatır), Dâşt-Alma
Yâni dâima Allah ile huzur manasınadır. Yâdi dâşt, sâlikin son makamıdır. Ekseriyet yahut dâim Allah ile huzurdur. Cibril, Hz. Resûl'e: "İhsan nedir?" diye sorunca; Sallalâhu Aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Allah'ı görürcesine ibâdet edeceksin. Sen onu görmüyorsan da. o seni görüyor." Lâkin makâm-ı yâdidâştta da her ricalin kendisine göre değişikliği vardır.

Nakşî tarikatının esâsını teşkil eden bu sekiz maddeyi Hz. Abdülhâlik Gucdevânî söylemiştir. Sonra yine bu kavmin istihâhâtına 3 madde daha (başlangıcına) ilâve etmişlerdir. Bunları da açıklayacağız. Bunlardan başka ilâve, zan ve vehimdir.

l- VUKÛF-İ ADEDÎ:
Zâkirin binlerce zikirden kaç tane yaptığını bilmesidir. Allah'ın zikrini noksan yaptığında üzülecek, zikirsiz geçen vaktinden pişman olacaktır. O zaman gece gündüz zikir yapma arzusuna sahip olarak zikre devam edecektir. Bu vükûf-i adedî, bizim Osmânî meşrebimizde yoktur. O kazanç evinde esasen teşbih yok ki adedi de belirsin. Bu, teşbihin şart olduğu tariklere mahsustur. Hz. Mevlânâ Hâlid el-Bağdâdi bazı halifelerine bunu söylemiştir.

2-VUKÛF-I ZAMÂNİ:
Sâlikin ne kadar zikrullah, zikirde hapsinefes (nefesi hapsettiğini) yaptığını, huzurunu, iştigâlini ve taatini bilmesidir. Neticesinde hayır ve şerle geçen zamanları meydana çıkar. Bunun üzerine durup düşünür. Cenâb-ı Hakk'a kusurlu olduğunu, tembellik ve zikirsiz olarak geçen zamanlarındaki ziyanlarını anlar. Nedamet ve teessüf duyarak tekrar zikrullah ve murakabeye hızla girişir.

3- VUKÛF-İ KALBÎ:
Sâlikin zikri sebebiyle zikri müteakip husul bulan fenâyı kalb ve gaybet neticesi gelen vârid-i Rabbânî üzerinde durmasıdır. O zaman zikir yapılmayacak, varidata teveccüh ve intizâr edilecektir. Bu, zikirden hayırlıdır. Zikrin çokluğundan maksat da fenâ, gayp ve huzurda husule gelecek vârid-i ilâhîdir. Vârid-i ilâhî, vuslata götürecek vâsıtadır, bu sebeple sâlik, zikri keserek varidin meyvesine intizâr edecektir. Zikre devam ederse vuslat ve maksûttan kesilir, daha güzel meyve almak için, ağaçların fazla dallarını kesmek suretiyle terbiye edildiği gibi.

Ey sâlik! Zikir ve râbıta sebebiyle vârid-i Rabbânî ne vakit gelirse, en büyük maksada ermen için vâsıta olan bu varidat üzerinde durman lâzımdır. Vârid-i ilâhî, evrâddan hayırlı ve daha iyidir.