<< İhsan yolu FİHRİST

İLHÂM HAKKINDA

ŞEYH-İ MECZÛB DER Kİ:

İlhâm, kalbe gelen şeydir, bu da Rabbânî veya şeytanî olmak üzere iki çeşittir.

İLHAM-İ RABBÂNÎ: Bu da dört çeşittir.
1- Makâm-ı Yâdidâştta olan kâmil mürşîdden gelen ilhâmdır. Huzur ve ruhâniyetinden istifâde etmek üzere mürîd kalbini yâdidâşt şeyhin kalbine bağlayınca aralarında manevî münâcaat hasıl olur. Sessiz ve harfsiz ilhâm mürîdin kalbine gelir. Doğu ve batı kadar uzakta olsalar bile mürşîdin işaretini alır. Bu ilhâm şeriata uygun ise, mürîdin onunla işlem yapması lâzımdır. Çünkü bundan evvel de söylediğimiz gibi, hakiki kâmil mürşîdin işareti ALLAH'ın tasarrufu iledir.

Eğer bu ilhâm şeriata uymuyorsa, mürîdin bundan bir şey anlamadığını kabullenerek, saklaması ve işlem yapmaması lâzımdır. Bu ilhâmı da asla şeytân'dan zannetmesin. Çünkü şeytân'ın mürşîd-i kâmil suretine giremeyeceği ittifâken sabittir. Sonra olay bu ilhama uyarsa, buna da sahih keşîf denir. Bu da, iki sevâb kazanan içtihadı doğru müçtehid gibidir. Buna da yanlış keşîf denir.

2- Resûllerden gelen ilhâmdır. Bunun hükmü de kâmil mürşîdden gelen ilhâm gibidir.

3- Âlem-i Melekûttan melâike tarafından gelen ilhâmdır. Bu her iki ilhâm da yukarıda bahsettiğimiz gibidir. Resûller, enbiyâ ve melâike işareti diye anılan HAK ilhâmlarıdır.

4- ALLAHU TEÂLÂ tarafından gelen ilhâmdır. Bu ilhâmın husûlü için ALLAH'ın huzur ve şuhûd bahrinde istiğrak husûlündeki ilhâmdır. Buna ilhâm-i Rebbânî denir. Bilinmesi de: Mürîdin kalbinde huzur, şuhûd ve makâm-ı ihsanın oluşu, her taraftan, fakat nereden geldiği bilinmeyen, harf ve sesten teşekkül etmemiş, ancak şuûr, evvelce anlatıldığı gibidir. Akıl ve irâdenin alamayacağı çok büyük makâmdır. Ancak Mukarrebûn (Allaha çok yakın olanların) makâmıdır. "Zâlike Fadlullâhi Yu'tîhi Menyeşâ". (Allah istediğine bu fadlı verir.)

Yine Allahu Teâlâ buyurdu:
"İnne Rahmetallahi Karîbün Minel Muhsinîn."
(Şüphesiz Allah'ın rahmeti muhsinlere daha yakındır.) (1)

(1) A'raf: 56

ŞEYTANÎ İLHAMLAR
Allah bizleri, anne ve babamızı ve bütün mü'minleri bundan muhafazasına alsın.

Menşei: Kalbin ortasından, yâhut dibinden peydâ olur. Umûmiyetle bâtıla dâvet ve günaha meyleder. Bâtıl yola ilhâmı; Bir kulağa seslendiği gibi istikâmeti belli olup, işitilen ses gibidir. Belirtisi de: insan şiddetli bir kasvete düşer. Şeytanî ilhâma tutulmuş birini büyükler gördüklerinde sanki ciltleri kabaracak gibi nefret duyarlar. Bunu herkes anlayamaz. Ancak Hak ile bâtılı tefrik edebilecek basîretli Allah velilerine ma'lûm olur. Buna şeytanî ilhâm denir ve buna tutulana da "medhûlüş şeytân" (Şeytanın dahil olduğu) denir.

Mürîde bu şeytanî ilham gelmesinin sebebi ve hikmeti: Mürîd, Yâdidâşt şeyhin râbıtasını yapmazsa, yâhut râbıtasını yaptığı şeyh bu makâmda olmazsa şeytân ona yaklaşır, gayr-i kâmil şeyhi suretinde görünür. Kendi ilhâmını atar ve kalbine girer. Mürîd bu ilhâmı mürşîdinin ruhâniyetinden zannederek ona tâbi olur. Şeytan mürîdin kalbinde istediği tasarrufu yaparak mürîdi HAK yoldan çıkartır, aklını başından alır. Bu şeytân ilhâmıdır. Onun için makâm-ı Yâdidâştta olmayan şeyh, mürîde râbıtasını verirse haramdır. Hatta şeytân, kâmil olmayan şeyhin râbıtasıyla kalbe dâhil olunca ilhâmlarını RABBÂNÎ ilhâma benzetir. Mürîd de ilâhi ilhâm zannederek sapıtır.

Sorulsa ki: Kalbte, ilhâmını, Rabbânî ilhâma benzetmekte şeytânın böyle bir kuvveti var mıdır? "Evet" deriz. Hadis-i şerîfte Efendimiz (AS); mecralarda (kan damarlarında) şeytânın gezip dolaştığını haber veriyor. Tâ ki suret, temsil ve emsalden münezzeh olan Allahu Teâlâ'yı mürîdin bilip bu halden sakınması gerekir. Laîn, münafık şeytân suret üzere olmadan bağırır. Belki bu bağırmasında da hak ile bâtılı ayıramayacak bir şekil iledir, îşte o zaman mürîd sapıtır. Yine ancak o zaman mürîdi, yâdidâşt şeyhin nazarı kurtarabilir. Yahut Allahu Teâlâ fadlından şeytânı def eder. Yahut sâlik şeriat ilminde deniz gibi olup âyeti kerimelerin allâmesi ise kuvvetli ince bir idrâkle bunu ayırabilir. Nitekim: Gavsu's-Samedânî, vel-Kutbu'r-Rabbânî; Sâhibu Sırrı'l-Meânî, Şeyhü'l cinni vel-ins, Ebû Muhammed Esşeyh Abdulkâdir Geylânî (Kds) bazı envalinden söyledi ki:

"Küçük odamda zikir ile meşgul iken, basîretimde keşif hâsıl oldu. Gökler yarıldı. Siyah bir nur gördüm. Gizliden bana seslendi: "BEN RABBİNİM. Sana her haramı helâl kıldım." Ben buna hayret ettim. Çünkü Allahu Teâlâ böyle söylemez diye... Gizli sesler arka arkaya gelmeye başladı. Ben Kur'ân-ı Azîm'in âyetlerini düşünmeye başladım. ...Kalbime şu ayet vâki odu. "İNNALLAHE YE'MURU BİL ADLİ VEL İHSANİ VE ÎTÂİZİL KURBÂ VE YENHÂ ANİL FAHŞAİ VEL MÜNKER. (...Allahu Teâlâ sizi fahşâ ve munkerden nehyeder). "Defol yâ mel'ûn!" dedim. Sonra o siyahlık beyaz nur oldu. Lâ'netlik : "Sen ilminle benden kurtuldun. Bu makâmda ben çok sâlikleri saptırdım" dedi.

Allahu Teâlâ Hz. Gavs'ın bereketini, envârını ve iyiliğini üzerimize indirsin, âmîn.

Şeytanî ilhamın sebeplerinden biri de, müridin mürşîdini dinlemeyerek, itaatsizliğinden ALLAH'ın gazabına uğramasıdır. Allahu Teâlâ o mürîdin üzerine şeytânları gazâben gönderir. Onun için mürîdin her halinde mürşîdinin emrine tâbi olması lâzımdır. Bilhassa mürşîd-i kâmilin emrine tâbi olan mürîde ne mutlu?

Bazen de mürîd şüphe ve haramlara dalmıştır. Allahu Teâlâ da büyük belâ olan şeytanî ilhamı verir.
Allahu Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bizi sâdâtların emrine tâbi kılarak, şeytânın şerrinden, şüpheli ve haramlardan
muhafaza etsin. Amîn.

Yahut mürîd ahvaliyle ve emmâre nefsinin hileleriyle sapıtır. Şeytân da ona girmede zafer bulur. Nefsin şerrinden Allah'a sığınırız.

Mürîd hallere ve cezbelere duçar olur. Bu halde mürîdin aklı varidat sebebiyle zail olabilir. Şeytan fırsat bularak onun kalbine girebilir ve saptırabilir. Lâkin bu son şeklin ıslâhı hafif ve kolaydır. Mürîd şeyhe yakınlığını arttırırsa, şeyh mürîdin kalbine olan teveccühünü keserek varidatlarını da kesmiş olur. Varidatlar kesilince mürîdin aklı başına gelir ve hâl de geçer. Bunlardan ayrı bir şey daha vardır ki, o da NEFSİN İLHÂMI dır. Buna nefsin hevacisi ve hatıratı denir. Nefs-i natıka nur ile keşif olunca ondan kalbe ilhâmlar gelir. Mürîd bunun nefsin ilhâmları olduğunu idrâk edemez. Hevacisinden mağrûr olur. Sülûke kabiliyetli olmayanlar, kuvvetli mürşîdi olmayan çok sâlikler buna duçar olurlar.