<< İhsan yolu FİHRİST

TARÎKATA GİRİLMEDEN SÜNNETLERDE KEMÂLE ERİŞİLEMEYECEĞİ

Bazıları madem ki, tarikat için asıl olan SÜNNET tir. Sünnetler de her zaman vardır. Öyleyse niçin şeyhlere tâbi olalım ? derler.

Evet Hz. Resûl'ün yolunda gidenler hak ve doğru yoldadırlar. Şüphesiz vâsıllardan olurlar. Geçmişte ashâb gibi.

Lâkin hakiki sünnete tâbi olarak hak yolunda gitmek herkes için mümkün değildir. Çok zordur. Çünkü sünnete tam tâbi olabilmek için, yalnız zâhirî şerîat kâfi değildir. Batında da şerîatla olmak lazımdır. Bunun için de kalbin kibir, riyâ, hased, dünya muhabbeti gibi ma'nevî hastalıklardan sâfi ve sâlim olması lazımdır. Allahu Teâlâ (CC), bu kalb hastalarını azâba düçâr edeceğini Kur'ân-ı Kerîm'de belirtmiştir. Böyle kalbi, bu ma'nevî hastalıklardan temizlemek sünnet hatta vâciptir.

Hem kalbin temizlenmesi ve hem de sünnete tâbi olarak hareket edilmesi, Cenâb-ı Hakk'ın müstesnâ olarak halk ettiği kalbleri sâlim kişilerden başka, âlim, câhil ve bütün insanlar için en zor bir iştir. Bu da belki, gayri mümkün iş içinde, mümküne çabalamak gibidir. Onun için, mutlaka tarikata dâhil olup şeyhlere temessük etmek lâzımdır.

Tarîkata giren mürîde, o kâmil mürşid öyle tasarruf edecektir ki: (ma'nevî) bâtınî ahlâkını yiyecek, kalbindeki kirleri giderecek, onu Hz. Resûl sünnetine tam tâbi ve mutî hale getirecektir. Sülûk ehli ârifler "Tarîkat tasarrufu olmadan kalbden kötü ahlâkın giderilmesi mümkün değildir" derler. Onun için zâhiri şerîât, âlimlerin bâtınlarını da temizleyerek tam şeriata tâbi olabilmeleri için; şeyhlere daha çok ihtiyaçları vardır. (4)

Eshâb da Hz. Resûl'ün bir sohbetiyle; "Allah'ın gayb hikmetiyle konuşurlardı. Sohbete devam edenlerin hâli daha başkalaşırdı. Eshâba tâbi olanlar bile Hz. Resûl'e yakınlıklarından içtihâd sahipleridir.

(4) Tarîkat-ı Aliyye'nin en kısa yol olduğu, acâyib hâl ve sırrı hakkında Şeyhim Sultanım Seyyîd Kadrî Hazretlerinin sohbetlerinde dinlediğim:

"Yüksek bir yayla olan Giver köyünde, Ömer adında hâl sahibi bir mürîdim vardı. Ona ve bir çoklarına da Fâtiha'larını zorla ezberletmiştim. Bir gece yatsı namazından sonra Hatme-i Şerîf ve Zikr-i Celil yaptı. Cemaât dağılmıştı. Mescidin damında iki yaşlı mürîd ile oturuyorduk. O gece sebzelerini sulamak mecburiyetinden zikre gelemeyen Ömer, geç vakit sulamayı bitirerek mescidin avlusuna geldi. Beni arıyordu. Bu sırada mescidin avlusuna bir köylü daha geldi. Bizi göremediklerinden damda olduğumuzdan haberleri yoktu. Ömer gelen köylüden sordu:
-Şeyh nerede?
(Vaktin geç olduğu düşüncesi ile)
-Zikir bitti. Şeyh evdedir.
-Ne diyorsun? Vallahi, işte Şeyh şu parlak yıldızın içindedir, dedi.

Hazreti Şeyh sohbete devam etti: "Hakikat o ümmi mürîd doğru söylüyordu, beni yıldızın içinde gördü."
Kalbinin aksi yıldıza kadar vuran bu hâli ancak İmâm Rabbâni (Kds) izah edebilir. Allahu Teâlâ'nın Şeyhimiz Hz. Piri Şâh Hisâmüddin ve tarikat-ı âliyyeye bahşettiği büyük üstünlüğün şükrü ile dona kaldım.

Ben fakirin çok kere gördüğü aşikâr bir hakikati da yazayım:
Cizre'de işçi olarak helva döven Kasım isminde, şeyh hazretlerinin bir müridi vardı. Ümmi olup zahirde iki kelimeyi konuşamazdı. Şeyh hazretlerinin sohbetine geldiğinde umûmiyetle kapıda ayakkabıların yanına oturur ve hemen gözlerini kapardı. Odayı baştan başa feyz ve nur ile dolduran o sultan şeyhin nur kokusu ve revnakı her gönlü de mest ediyordu. Herkes kendi aleminde mest idi. Şey h hazretlerinin sohbet etmesi yahut divândan okutulan bir kaside ile cemiyet büsbütün başka âleme gark olurdu. Hâl gelerek birden bire hiç kimsenin bilmediği ve anlamadığı bir lisân ile (E) bile demeden seri kelime ve cümlelerle tam ve açık şekilde konuşmaya başlardı.Gâyet serbest, sermest ve hareketli bu konuşmaları cemiyetin de dikkatini çekmekteydi. Hatta bir gün birisi şeyh hazretlerinden sorarak "Sanki karşısında birisiyle konuşuyor" dedi.

Hazreti Şeyh buyurdu ki: "Elbette karşısında mevcut olanlar ile konuşuyor."
En hazır cevap bilginlerin bile yapamayacağı bu konuşmayı, nasıl bir ümmi yapabilir? Bu acâyib ilim, irfan ve sohbet nereden?

Sonradan şeyhimden, sohbetinde işittim: "Lisân ile olan sohbet olduğu gibi kalb ile de sohbet olur. Şeyh ile mürîd arasında yeni münferid sohbet de olduğu gibi bütün cemiyetin de fena da yaptığı sohbet vardır. Cemiyetin sohbeti çok zor ve nâdirdir. Çünkü cemiyeti teşkil edenlerin hepsinin kalbinin bir olması lâzımdır. Ben bu ana kadar iki defa cemiyette kalb sohbetine tesadüf ettim" buyurdular. "O da Bağekunda şeyhimin hânekâhında oldu. Bir gece yatsı namazından sonra Hz. Şeyhin büyük halifelerinden Hâce Heyâtın hücresinde 10 kişi kadar toplandık. Hepsi de Hz. Şâh'ın halifeleri. Birden halkanın ortasına bir berk attı. Hepimizin kalbi bir oldu. Fenaya girdik. Sabah namazı vaktine kadar hiç bir ses ve harf olmadan kalb ile cemiyetimiz sohbet yaptı."

Tarikatlar hakkında her ne söylesek hepsi de bid'attan uzak olup, kendiliğinden söylenmiş sözler değildir. Bilakis hepsi senetlerle Hz. Resûl'e bağlıdır. İcâzetimizde tarikatımızın senedinin Hz. Ebûbekir Sıddık'tan (RA) Hz. Resûl'e (AS) ulaştığını açıkladığımız gibi. Eğer sünnetin kemâli, şeyhsiz olsaydı, çok âlimler, şeyhlerden tarikat almazlardı. Onun için âlim, fakîh, câhil, kâmil herkesin kalb hastalıklarından kurtularak, ilimlerinden hakiki menfaat görmeleri için kâmil şeyhten tarikat almaları lazımdır.

Çok kere şeyhlerin tarikatını inkâr eden âlimleri Cenâb-ı Hak incitmiş, ilimleri de onlara günâh olmuştur.

İmâm GAZÂLÎ'nin mutasavvıf kardeşiyle olan hâlini dinle:

Bir gün İmam Gazâlî annesine giderek sebebini bilmemekle beraber kardeşinin namazda kendisine tâbi olmadığını (arkasında cemaatle namaz kılmadığını) bu durumun halk ve cemaat içinde iyi karşılanmadığını; bunun için kardeşinin namazda ona tâbi olması hususunda nasihatta bulunmasını söyler. Olgun anneleri tasavvuf ehli olan oğlunu çağırtıp namazda İmâm Gazâlî'ye tâbi olmasını söyler. Zâhid, kâmil oğlu da annesinin emrini itirazsız kabul eder. Namazda ona tâbi olmak üzere HUŞ'Û ve HUD'Û ile huzûra girmek için tekbir ahi ve hemen sonra da namazı terk ederek çıkar. İmâm Gazâlî bu hareketten teaccüb ederek canı sıkılır, utancından ölüme yakın olur, hiddet içinde annesine giderek kardeşinin yaptığını şikâyet eder. "Evvelce namazda bana tâbi olmaz iken şimdi arkamdan namazı terk etmesi şerefime daha yakışıksız düştü. Şerefim kırılarak cemaata karşı mahcûb oldum" der, Anneleri kardeşini çağırtır. İmâm Gazâlî de hazırdır. Kardeşi kırık bir gönül ve tevazû ile gelir. Anneleri, niçin namazı bozarak cemaatten ayrıldığını sorar. O mübarek der ki: "Anne, vallâhi emirin üzerine mecbûren tâbi olmak istedim. İmâm tekbir getirince, ben de tekbir aldım. Balığın denizde yüzdüğü gibi, İmamın bir kan içinde yüzmekte olduğunu gördüm. Yerin, bedenin ve elbisesinin necasetten temiz olması namazın farzları olduğu cihetle namazı bozmak mecburiyetinde kaldım."

İmâm Gazâlî, bu sözleri duyunca: "Vallâhi kardeşim davasında doğrudur.Çünkü bir kadın hayz için benden bir soru sormuştu. Namazda müşkül olan hayz meselesinin halline çalışıyordum, doğru namaz kılanlar gibi Allah'ın huzurunda değildim" der.

Artık bu olaydan sonra kendisine seyrü sülûk ta'lim edecek mürşîd arar. İlminin, mürşîd ilminden daha çok faydalı olmayacağını anlar. İlim tedrisini terk ederek mutasavvıfların tarikine temessük etti.

Müçtehid âlimin hâli böyle olursa müçtehid olmayan cahiller nasıl hâtıra içinde namaz kılıyorlar? Belki namazda onlar bir yerde kalbleri bir yerdedir.

Bu hikayeden maksat; kalbleri verâ ve takvada râsih; feyz ve tecellîde kâmil olanlar ile kalblerinde bunlar hasıl olmayan âlimler arasındaki farkı belirtmektir. Yoksa ilmi ve ilim ehlini küçültmek değildir (başka şekildeki tevilden Allah'a sığınırız). Yani kalbin manevi hastalıklardan temizlenmesi vâcibtir. İyi ahlak ile ahlâklanmak lâzımdır.Amel ve ef'âlin Hz. Resûl şeriatına uyması herkese icâb edeceği gibi, bilhassa ehli ilim ve mütefenninlerin, ilimlerinde fayda ve terakkileri için, bunların daha fazla uymaları icâb etmektedir. Kalbleri safî oldukça ilimleri artacaktır.

İmam Şa'rânî, "Uhûdı Muhammediye" kitabında der ki:

Bütün tarikat ehli diyorlar ki: "İnsanın bir şeyh tutması vâcibtir.O şeyh, kalben insanı Allah'a, huzûra götürmeye engel sıfatları yok etsin. Tâ ki namazı sahih olsun. Vacibin tamamını vücuda getirmekde vâcibtir. Kalbin hastalıkları olan UCUB, KİBİR, RİYÂ, HASED, KİN, HİLE, NİFÂK, DÜNYA MUHABBETİ vesaireyi tedâvi ettirmek nasıl vâcib olmasın? Hadis-i Şerîflerde bunlar haram olup, Cenâb-ı Hak ta bu haramlardan azap ettireceğini vaad etmiştir. İşte bu sıfatlardan kurtulmak için şeyh tutmayanlar ise ALLAH'a ve Resûl'üne âsî olmuşlardır. Çünkü şeyhsiz tedavi olunmaz. Ve yol bilinmez. Kişi binlerce kitab ezberlese bile kalbini temizleyemez. Sanki tıbda çok teşrih kitablarını ezberleyip ilaçları bilmeyen biri gibi. Halk, onu çok okumuş olmakla makbul sayar, fakat bir hastaya ilâç veremeyince cehaleti anlaşılır.

Ey kardeşim! Nasihatimi dinleyerek kendine bir şeyh tut. "Sûfilerin yolu Kur'ân-ı Kerîm ve hadis yolu değildir" iftira sözünden sakın. O, baştanbaşa Hz. Resûl'ün ahlâkı olduğundan, o söz çirkindir. Onun sütü, memesi, eti hep onun ahlâkıdır..."

ŞEYH-İ MECZÛB DER Kİ:
Geçmişte anlatılan İmâm Gazâlî ile kardeşinin meselesi buna uygundur.

HADÎKA adlı kitabta şöyle der: " Tehlikeleri ve kurtuluşlarım öğreten batın ilmini öğrenmek vaciptir. Yine, selîm bir kalp, ilâhi cezbe, ledünnî ilim ve fıtrî olarak kudsî nefis sahibi olmayan herkes için sülûk âdâbını ve muamelâtını öğrenmek FARZ-I AYN dır. Sayılan özelliklere sahip olanlar ise çok azdır. Dinin hükümleri ise ekseriyete göre bina edildiği için, bu farziyet umumî demektir.

Yalnız zâhiri ilmin bilinmesi, dinde gâyeye ulaştırmaz. İlk ve son devirde gelen pek çok büyük âlimler bunu ikrâr etmişlerdir:

1-Hanefî mezhebinden: İbnü'l-Humâm, İbnü'ş-Şibli Sürünbilâlî, Hayruddin Remli, Hemevî ve bunlar gibi.

2-Şafiî mezhebinden: Sultânülulemâ İzzüddîn bin Abdisselam, İmam Gazâlî, Tâcüddin Subkî, Suyutî, Şeyhu'l-İslâm El Kâdî Zekeriyel-Ensârî, Allâme Şihabüddîn Ahmed İbnu Haceri'l-Heytemi el-Mekkî ve bunlar gibi.

3-Mâlikî Mezhebinden: Ârifi Billâh Şeyh Ebu'l-Hasen Eş-Şazilî, ve halifesi Şeyh Ebu'l-Abbas el-Mürsî, İbni Atâullâhil-İskenderî, Ârif İbnü Ebî Hamza, Nasıruddîn el-Lakkânî, Allâme-Muhakkık-Ârif Ahmed Zerrûkil-Berlisî gibi.

4-Hanbelî Mezhebinden: Kutbül-Ârifin El Âlimüs-Samedânî Sâhibül-Esrârı Vel-Meânî Ebî Muhammed Eş-Şâh Abdülkâdir Geylânî, Şeyhü'l-İslâm Eş-Şeyh Abdullahül-Ensârıyül -Herevî, Eş-Şeyh İbnü'n-Neccâri'l-Futûhî gibi.

Bu âlimler, zâhir ilimlerde deniz gibi olduktan sonra batını ilme başlamışlar, batını ilmin hizmet, sohbet ve sülûküne girerek tam kemâli bulmuşlardır. Tam, hâlis, güzel itikat ile nefsin rezaletinden tahliye olunarak dinin fadlı ile müzeyyen olmuşlardır.

Bazı ulemadan nakledildi ki.
Çölde İmâm Gazâlî'yi yamalı hırka, akkas ve bir keşkül ile gördük.
"Ya İmâm! Bağdat'taki tedrisin bu halden daha iyi değil mi?" diye sorunca O istikrâh ile (isteksiz bir şekilde) bize yan bakarak şöyle dedi: "Saâdet ayı, irâde feleğinde görününce asıl vuslatın güneşi doğdu."

Şiir:

Leyla ve Mecnunun hevâsını tamamen terketmişim
Ve İlk Dost'un menziline avdet etmişim...
 
Şevk ve muhabbet beni çağırarak dedi:
"İşte sevdiğinin konaklan burası, buraya kon!"