<< İhsan yolu FİHRİST

ŞEYH-İ MECZÛB DER Kİ:
Üç çeşit şeyh vardır: Sohbet Şeyhi, Zikir Şeyhi, Hırka Şeyhi.

I-SOHBET ŞEYHİ:

Şeyh kuvvetiyle, hâliyle mürîdi Allah'a kavuşturur. Şeyh sanki mürîd için merdiven gibi olup mürîd onunla yükselir. Mürîd edep ve muhabbetle sohbette bulunacaktır. Hareketlerin de Şeyhe tâbi olacaktır. Bu muhabbet ve sohbet ise iki azîz baştır. Onun için tarikatımızın esâsı şerîata tâbi olarak kâmil şeyh ile muhabbetle sohbettir.

Vuslât usûlü ise, o hakiki şeyh bir an bile Allah'tan gâfil değildir.
Şeyh ve mürîd arasında edep ve muhabbetle olan sohbet ve ülfet sebebiyle, şeyhin kalbine gelen ilâhî, rabbânî vâridât, mürîdin kalbine de nefha ile te'sir ve intikâl eder. Mürîde ilâhî tecelliler hâsıl olur ve mürîd sanki büyük bir denizden bir avuç içerek susuzluğu gitmiş olur. Mürîd şeyhi ile olan sohbeti neticesi aldığı bu feyiz sayesinde, kalbi gün be gün nurlanarak ilâhî huzûra erer.

Tasavvufta hakiki şeyh budur.Tarikat ehlinin yanında buna "Şeyh-i Yad-Dâşt" denir. Mânâsı "dâima Allah huzûrunda" demek olup, bu şeyh, Râbıta ve vâsıta olmaya layık ve ehildir. Lâkin bu evsaftaki şeyh, çok az olup bu zamanda nâdiren bulunur.

Elhamdülillah, Allahın bana lütuf ve ihsânları belki bundan da âlî-makâm ve büyük feyiz sahibi şeyh ile sohbet ettim. Şimdi o, zamanın kutbudur. (Şâh Muhammed Ali Hisâmüddîn) (8)

(8) Hz. Şeyh Seyyîd Kadrî (Kds) sohbette açıkladı:
"Bütün evliyâ makamı başlıca iki büyük kısımla ayrılır.
Birinci kısımda olanlar, "Allah'ın veçhinden başka her şey yok olacaktır."(Küllü şey'in hâlikün illa veçheh) (1) ayet-i kerîmesinin hükmü altındadırlar. Şey'iyyet Makâmı'ndalar. Kendileri ve tasarrufları bâkî olmayıp yok olacaklardır. Bunlar bazen doğu ile batıyı keşiflerinde gördükleri gibi, bazen de keşifleri kapalı olup hiç bir şey görmezler. Bazen nurları Arş-ı Â'la'ya kadar çıkar, tasarruf ederler. Bazen de bir mürîdden feyz alacak kadar da yoksundur. Hülasa bunlar için hakiki kemâl ve emniyet husûle gelmemiştir. Derecelerinden düşebilir, tard olunabilirler, cinnet geçirebilirler. Vilâyetin biç bir makâmın kolay ve az görmemekle beraber, bu kısmın son makâmına erişen evliyâ, bu makâmdan daha yüksek bir makâmın da mevcudiyetinden haberdâr olmadıkça, bunun en yüksek makâm olduğunu zanneder. (1) Kasas : 88

Lâkin bu makâmdan sonra:

Hz. Şeyh'in okuyup ta hatırımda kalmayan Âyet-i Kerîmenin hükmü gereğince velinin "LÂ ŞEY" makâmına geçmesidir. Bunun için de fenâ-i sıfat, fenâ-i ef'âl ve fenâ-i Zâtî olmak üzere üç büyük tam fenâyı geçmesi lâzımdır. Bu fenâ hallerinden velînin selamet bulup, makâm alması için, velîye şeyh olan zatın, mutlaka bu üç fenâyı geçirmiş Kutb-ı Ferd dairesinden büyük derecede şeyh olması lazımdır. Yahût da biçâre kalmış velîye Hz. Resûl'ün (AS) desteği olması lâzımdır. Çünkü bu makamlar kâmil şeyhin nazariyle geçilebilen teveccüh makâmlarıdır. Şey'iyetten lâ Şey'iyyete geçecek velî, birinci fenâsında Allahu Teâlâ'nın nurundan o kadar fenâ olup yakınlık duyar ki, kendisinin kulluk nuru ile Allahu Teâlâ'nın nurunu birbirinden ayıramaz. Çünkü velînin de nuru ilâhî nur ile yerleri, gökleri ve melekûtu kaplamıştır. Meşhur Şeyh Ahmedi Cizerî'nin bir beytini delil getirerek:

"Vahdeti mutlak melâ nure di alban celâ, zore di ve mes'ele ehle dılan şüphe mâ"
"Ey Melâ! Vahdet-i mutlak kalpte tecelli edince bu gönül ehlini şüphede bırakan çok zor bir meseledir."
(Yani kendi nuru ile ilâhî nuru ayırmak çok zordur.)

Hz. Şeyh buyurdu ki: " Hallâc-ı Mansûr'un "Enel-Hâk" demesi, Bayezîdi Bistâmî'nin "Cübbemin altında Haktan başka bir şey yoktur" gibi şatâhâtları bu makâmda söylenmiştir. Velî bu makâmda Allah'a yakınlık duygusunun fazlalığından, artık bu makamdan daha yüksek bir makamın olamayacağını zanneder."

Henüz müfessirlerin birbirleriyle çekişme hâlinde oldukları ve izahını zor yaptıkları ENAM sûresinin Hz. İbrahim hakkındaki âyetleri, şeyhim Seyyîd Muhammed Kadrî (Kds) sırf kendi içtihadı olarak, bu makâmlar üzerinde delil getirerek açıkladı:

"Hz. İbrâhim birinci fenâda yıldıza kinâyeten gördüğü Allah'ın nuruna "İşte Rabbim" dedi. (Felemmâ Efele) "Yıldız batınca" dan maksad bu nurun kalbine mülk olma, yani bu nurun kalbine yerleşmesi, hâli geçerek kendine gelmesidir. İkinci fenâ hâlinde daha fazla nur, ay gibi tecellî edince yine Hz. İbrâhim fenâya girerek, bu nuru daha büyük ve yakın gördüğünden "İşte Rabbim" dedi. Üçüncü fenâsında güneş gibi daha büyük nur ile karşılaşınca bunda da fenâ olup "İşte Rabbim" dedi. Vaktâ ki bu üçüncü fenâdan da geçti. Bu nurlar kalbe mülk olup, seyrü sülûk ve makâmı sona erdiğinden hakiki kemâl hâlis oldu. Allahu Teâlâ ve tekaddes Hazretlerinin "Ehad" (bir); ve kendisinin de "abd" (kul) olduğunu imânın kemâliyle anladı. Hâlinin evveliyâtında gördüğü yerlerin, göklerin, melekûtün sahibi Allahu Teâlâ olduğuna, görünen yıldız, ay ve güneşin, Allah'ın zât-i ahadiyyeti olmadığına yakîn hâsıl olmakla hakiki muvvahid kul (abdâniyet) rütbesini aldı.

"Nayet be hayâlem lâ. Nayet be dilem illâ
El minnetü lilmevlâ ez Abde Hudâyım Ez" (2)
"Gelmez hayalime lâ, gönlüme de illâ
Mevlâ'ya minnetler olsun ki, ben Allah kuluyum ben!"


(2) Hz. Şâh'ın Yanında kasidesinden.

Şeyhim buyurdu ki: "Bu üç fenadan sonra birbirlerinin dengi olan iki makâm vardır. Velî bu makâmlarda son bulur. Ancak bundan sonra deracât vardır ki, dereceler sonsuzdur. Çünkü Allahu Teâlâ'nın hediyeleri, lütûflarıdır. Bunda velîlerin derecelerinin fazlalığı, üstünlüğü vardır. Çünkü deracâtın sonu yoktur.

Bu son makamlardan birisi, Kayyûmu's-Samedânî makâmıdır.
Velînin bu makamından sonra Nübüvvet Velâyetinin makâmı vardır. Yani peygamberliğe ait velayet makamıdır. Hz. İmâm-ı Rabbânî makâmıdır.

Velînin bu makâmından sonra Nübüvvet Velâyetinin Makâmı vardır. Yani peygamberliğe ait velâyet makâmıdır. Velâyet makâmının sonuna gelen büyük velî, bazen kendisini nübüvvet velâyetinin makâmında da görür, makâmı olmamakla beraber ta'lim görür. Ve şetâhâtlar söyler."