<< İhsan yolu FİHRİST

TARİKATTA KADEM VE SEYRÜ SÜLÛK BEYÂNI

ŞEYH-İ MECZÛB DER Kİ:

Tarikatta sâlik, illâ birisinin kademi üzerine seyrü sülük eder onun için her vefî bir nebî kademi üzerindedir.

"Kadem" den murat, O seyrü sülûkteki nurlar, tecelliyât ve urûc ile muttassif olarak o Nebînin vasfiyledir. Meselâ: "Bu velî MÛSEVÎ dir" denildiğinde o velîye, Hz. Musa için nasıl envâr, fütuhat ve tecelliyât hâsıl oldu ise, o velînin seyrü sülûkû da bu evsaftadır. ÎSEVÎ olan bir velîde Hz. İsa'nın Allah'a seyrü sülûkû gibi zâhid, yalnızlık, ve seyahat gibi evsâfı hâizdir.

İmâm Şarânî, Şeyh-i Ekber'den nakleder ki:
"Hz. İsa, Resûllerin zahidi idi. Ekseriyetle fazla seyahat ederdi. Emânet muhafaza ederdi. Allah için olan hareketlerinden dolayı hiç bir itâbe önem vermezdi. Yahûdilerde bundan dolayı kendisine düşman oldular. Yine Muhyiddin A'râbî der ki: Hz. İsâ ile görüştüğüm gibi hiç bir Resûl ile görüşmedim, her görüştüğümüzde dinde sabit ve kâim olmam için dua ederdi. Bu duayı yapmadan benden ayrılmazdı, ilk görüştüğümde bana dedi ki: "Yâ Mahbûbum! Zâhid ve mücerret ol."

Böylece her velîye bir nebî kendisini tanıtır ve tavsif eder.

Kutbu Rabbânî Es-Sultân Seyyîd Abdülkâdir Geylânî (Kds) der ki:
Ve küllü velîyyin lehu kademün ve inni
Alâ kademin-Nebîyyîl-Kemâli,
'Bütün veliler bir nebi kademi altındadır.
Ben. Kemâl Nebîsi (Hz. Muhammed Mustafa) kademi üzereyim."

Hülâsa Hz. Musa (AS) kademi üzerine olanlara Mûseviyyül-Makâm, Hz. İsâ (AS) kademi üzere olanlara İseviyyül-Makâm, Hz. İbrahîm (AS) kademi üzere olanlara İbrâhimmiyyül-Makâm, Hz. Muhammed Mustafâ (AS) kademi üzere olanlar da Muhammediyyül-Meşreb vel Makâm, Hakikat Kademi üzerinde gidenler de Rabbâniyyül-Makâm denir.

Hepsi de haktır, ancak Hz. Muhammed Mustafâ (SA) kademi üzerinde gidenler en yüksektir. (13) Sonra Rabbânî makam olanlar gelir.

Ciğeri yakıcı tecellisiyle Makâm-ı Musevî çok zordur. Korku ve sâliki helak etmek bakımından da Makâm-ı Rabbânî en zordur. Çünkü tecellîsi şekil ve suretler ile doludur. Bu makamın belirtisi, ilkinden cezbe ile başlar. Mürîd zahirî suretler tecellisi bahrine düşer. Yani Allahu Teâlâ (sübhânehu) ona, şeyhi yahut Hz. Muhammed sureti üzerine tecellî eder. (Görünür). Mürîdin o halde aklı tamamen gitmiştir. Mürîd, o görünen sureti Allah zanneder. Ancak hâl gidip, akıl avdet edince hâl olduğunu anlar. Eğer bu halde sâlike şeyhinden çok büyük himmet yetişmezse sâlik helak olur. Çünkü şekil ve suretlerden münezzeh Allahu-Teâlâyı suret şeklinde zanda kalır. Çok evliyâ bu suret hâlinin sarhoşluğundan şatahatlarını söylemişlerdir. (Hallâc-ı Mansûr, ve Bayezîd-i Bistâmî, (Kds) gibi). Sonra Allahu-Teâlâ, onları bu halden kurtararak, onlarda şerîat-i garâyya dönerler.

-----------------------------------------------------------------

(13) Şeyhim Seyyîd Muhammed Kadrî Divanından:

Bele İSÂ'vu MÛSÂ'vu ZEBÎH'u bâ HALİLULLAH,
Hakikat ev gülün emmâ ne şüphe şâh-ıkubbâre.
Nazarbâzi dikî KADRÎ je gayrevî ne insâfe.
Dilu melâk ezeldâ hak je zülfâvî birîndâre.
"Gerçi Hz. İsâ, ismail ve Halilullah (Hz. İbrahim) hakikatte Gül iseler de, lâkin O Kibarlar Şâhî (Hz. Muhammedin) benzeri değillerdir."
"Ey Kadrî ! Her ne kadar nazarını gezdiriyorsan da ondan gayrisine gönül vermek insaf değildir. Çünkü gönül ve ciğer, ezelden haktan onun zülfü ile yaralıdır". (1)

(1) Dilberden istediğim kasidesinden.

-----------------------------------------------------------------

Şeyh-i Ekber Hz. Muhyiddin A'râbî (Kds) kitabında buyurdu ki:

"Rabbimi feres (at) suretinde üzeride gördüm.". Hz. Resûl Muhammed Mustafâ'da (SA) "Rabbimi tüysüz bir genç suretinde gördüm" buyurmuştur. Sorulsa ki: "Bu halde, yani Rabbani suret üzere gören sâlik kâfir olur mu?" Asla olmaz hatta bizce günah bile değildir. Çünkü sâlikin bir zerre bile aklı başında olmayıp sağ ve solunu ayırt edemez. Ruhu her yedi tabakayı da delerek (geçerek) hicâbâ varmıştır. Sâlikin zannında mahbûb kim ise, Allahu-Teâlâ (Sübhânehû) o surette ona tecellî eder. Şeyhin yahut Rasûlüllah suretinde, sâlik, o suret tecellîsini Allah zanneder, hâl gidince aklı başına gelir, o suretin Allahu Teâlâ olmadığını, Allahu Teâlâ'nın suretlerden münezzeh olduğunu anlar.

Ben sâdâtlar hadimi fakir de üç ay bu halde kaldım.

Bir gün, tecellîyâtlardan, Rabbimi, şeyhim suretinde gördüm. Akıl ve şuurum katiyetle kalmamıştı. Bir gün yine fazla tecelliyâtla nefsimden fena oldum. Rabbimi Hz. Muhammed Mustafâ (AS) suretinde gördüm. Yine bir gün fazla tecelliyâtlardan nefsimden gaîb oldum. Rabbimi genç bir kız suretinde gördüm. Yine bir gün nefsimden fena buldum; nefsimi, O olarak gördüm. Zâtın hakikatini, nefsimin zâtında sabit olduğunu gördüm. "ENE'L-HAK" diye şatâhatlar söylediğimi kendime geldiğimde anladım. Yine bir zaman Nebî sıfatiyle kendimi Allah'ın peygamberi olarak gördüm.

Bu mühlik (helâka götüren, tehlikeli) hallerin hepsi de, ilk şeyhim Mustafâ Seblâğî (Kds) zamanında oldu. (14)

Vaktâki büyük şeyhim Kutbu'z-Zamân, eş-Şâh Muhammed Ali Hisâmül-Hakkı ve'd-Din (Kds) beni ma'nen cezbederek sohbetine dâhil etti. Bu hâlden beni kurtararak bütün Makamlardan geçirdi. Sahvu bekâ makâmına erdirdi. Kademi üzerinden beni yükseltti. Ve yine Hz. Muhammed Mustafa'nın (SA) kademi üzerine atarak daha da yükseltti. Hz. Resûl'ün bereketi ile de Makâm-ı Şuhûd-ı Zatî ve Makâm-ı Hayrete erdirdi.

Bunu mürîdlere ta'lim ve ayrıca da seyrü sülûkün kolay yahut hiç olduğunu söyleyenlere karşı açıkladım.

Bu tehlikeli haller ekseriyetle aşk ve muhabbetten husûle gelir. Aşkıma şehâdet eden Taiyye Kasîdemin bir kısmını
yazıyorum.

Sevâkî havâlî ve leylâ bi hilvetî

Felnne Rasûlallâhi Şeyhî ve Kıdvetî

Sakatnî bihamrin ve hunne melihâtün
Sekertü tufeylen feyatuyle vusletî

Ahaztü ke'sel-hamri min hîni lestihâ

Şeriptü bifahrin vehye sâkin bi şerbeti

Fezurtü Tufeylen vehye nâcin bilestiha

Fegâlet lenâ ifrah ve ente habîbetî

Essâkî udnu kad dühiştü hiçtu bi hüsnihâ

Tecellet bizâtizzâti cellet beşâretî

Havâliyyel sâkın ve hunne zarîfetun

Fehuttu buhurel ışkı fallâhu vahdetî

Halevtü bileylâ vennebîyyûne sâhilî

Tecellâ nuruhâ Sadî Feyâ kurbe kurbetî

TERCÜMESİ:
Sakilerim etrafımda, leylâ da hilvetimdedir.

Öncüm ve Şeyhim Hz. Rasûlûllâh 'tır.
O güzel sâkilerin bana sundukları hakiki mey ile çocuk gibi sarhoş oldum. Şükürler olsun ki, ne acâib bir daimi vuslâtım vardır.
Elestten hakiki şarâbın kâsesini elime almışım. Onların da iftiharla bana verdikleri şerbeti içtim. Elestten münâcat eden bazı çocukları ziyaret ettim. Bana dediler ki: "Ferahlan sen sevdiğimizsin."
Yaklaşan sâkinin güzelliğinden bî-huş oldum. Zâtım zâtında müjde ile te'cili etti.
Etrafımda sakiler gayet zarif. Ben aşk denizlerine daldım. Allahu Teâlâ yalnızlığımla beraber.
Leylâ ile hilvet ettim. Nebîler sahilimizde kaldı. O'nun nuru tecelli etti. Ey Said! Ne acâib yakınlar yakınından yakınlığım var.

Tarikatte kadem ve seyrû sülûk bahsinin hakikatini bu kadar tafsilatıyla açıklayan Hz. Şeyh-i Meczûb, ilâhi ma'rifet denizinden aldığı ilhâm-i Rabbânî ve doğru keşif ile açıkladığı bu bâtınî içtihâdı, ziyadeleşen yeni ilim ilahî bir dalgasıdır.

-----------------------------------------------------------------------------------------

(14) Şeyhim, Seyyîd Muhammed Kadrî Hazretleri sohbetlerinde açıkladılar:
"Şeyhim Şâh Muhammed Ali Hisâmüddin (Kds) hanekâhında bu hâl bende zuhur etmişti. On birinci gün sabır ve tahammülüm kalmamıştı. Hz. Şâh'a gidip: "Benden el çek, benden ne istiyorsun? Ben mürîdlik ve şeyhlik istemiyorum.
Evime gidip ümmî gibi namaz kılabilecek duruma geleyim bu bana kâfi" demek üzere hücremden çıktım. Şâh'ın hücresi kapısına geldiğinde, hücreyi bekleyen nöbetçi mürîd, Hz. Şâh'ın meşgul olup kimseyi kabul etmeyeceğini emir
buyurdular, demesiyle, ben bahçeye doğru gittimse de, sabırsızlığımdan dayanamayıp geri döndüm. Bana tekrar emri
bildirince, gitmedim. Hz. Şâh içeriden seslendi, bırak gelsin buyurdular. Huzuruna girince buyurdular ki:

"Tu def haberî, ne dest hançerî, (Ağzında söz var, fakat elinde hançerin yok.) Hz. Mevlânâ Hâlid Hazretleri'nin bir
halifesi bu hâle düşünce hançeri çekip Hz. Mevlânâ'ya hücum etti. Senin elinde hançer yok, fakat benden el çek diye ağzında sözün var. Otur oğlum" buyurdu.

"Bu makâmın sülûkünde bu haller mutlaka olacaktır. Şu zat üç ay, şu zat 2 ay, şu zat bu kadar zaman bu halde kalmış, ben 13 gün bu hâli yaşadım, senin bu 11. gün oluyor." Demesiyle beş dakika sürmeyen bu sohbetle o hâlden beni yükselterek, daha yüksek makamlardan geçirdi.

Elhamdülillâh, hakikaten işte şeyh, işte kâmil mürşîd Şâh Ali Hisâmüddin (Kds. Aziz).

MESNEVİ'DEN :
Yek dem-i sohbet be merdân-i Hüdâ
Bihtereset sât sal bûden der tukâ

MANASI:
Allah'ın merdiyle bir dem sohbet etmek
Yüz sene takva üzre olmaktan daha iyidir.

Taberâni'de zikredilen bu hadis-i şerîfin Hz. Mevlânâ Celâleddin Rûmî (Kds)'den manâsını sorduklarında: "Bu Şeyhim Şems-i Tebrîzî'nin halidir" buyurmuştur.

Şeyh Medyen Hazretleri, garib hadislerin izahını yaparken bu hadis-i şerîf için de: "Hz. Resûl, uyku ile uyanıklık arasında bir rüya gibi görmüştür' demektedir.

Hasan Basrî Çantay'ın Tefsiri, cilt 2, sahife 565, Tâhâ suresi'nin 10. âyetinin açıklamasında:

a) Hz. Musa, Tuvâ vadisinde, kışın soğuk, karanlık bir Cuma gecesi, yolunu kaybetmiş, davarları dağılmış ve bir oğlan çocuk ile doğum yapan eşi için en büyük ihtiyaç ateş olduğundan, Cenab-ı Hak, Musa'ya kendisine yönelsin diye isteği (ateş) içinde tecelli buyurdu (göründü) (Beyzâvîve Celâleyn tefsirlerinden).

b) Ibni Arabi, Fusûsû'l-Hikem'de: "Hakk'a yakın olanlara Hak, kul farkında olmayarak, onun isteği içinde tecellî eder" buyurmuştur.

------------------------------------------------------------------------------