<< İhsan yolu FİHRİST

ZİKRİN USULÜ


Mez'ûn bir şeyhten izin alan mürîd, abdestli olarak kıbleye karşı, sağ ayak sol ayak altına verilerek, baş kalbe eğik. gözler yumulu, dil damağa yapışık ve kalp bütün mâsivâdan boşaltılmış durumda. "ALLAH" ismini şeddesiyle kalbin üstündeki delik hizasından zikir eder. Hiç bir organı ve başı dahi sallanmayacaktır Nefesini de zikre uydurarak zaman zaman tutar, "ALLAH, ALLAH" der ve nefesini hafif bırakır. Nefesini derin ve uzun tutanlar, bu işi bilmeyenlerdir. Çünkü o zaman kalb, nefesin tutulma şiddetinden zikir etmez, kalbte sıkıntı ve çarpıntı olur. Bu şekilde nefis, zulmetten başka birşey elde etmez. Hatta senelerce devam etse bile kalbinde zikir husule gelmez. Bu söylediklerimiz bir hâkikattir. Mürîdin kalbinin zikir etmesi için şöyle talim edilmesi lâzımdır.

Mürîd "ALLAH" deyince manâsını da doğru şekilde düşünmeli. (Ey Hüdây-ı Bî Çûn ve Zâtı Bî misil tenhast u ALLAHU Vâhidun.) Yani: (Eşi-benzeri olmayan, misalsiz ve Tek Allah...)

ŞEYH-İ MECZÛB DER Kİ:
Osmânî tarikatında sayı ile zikir konu (mevzu) olmamıştır. Sultânü'l-Evliyâ Halifet-i Seyyidi'l-Enbiyâ, Şâh Muhammed Ali Hisâmü'l-Hakkı v'edDîn'in emirleri:

"Sâlik, Lafzâ-i Celâl zikrini tesbihsiz ve adetsiz olarak yapacak, zikirden halavet ve neş'e husule gelinceye kadar devam edecek. Bu suretle kalpte ğaybet ve fena hâsıl olunca, Allahu Teâlâ'ya (CC) teveccüh ederek, gelecek olan ilahî varidatı bekleyecek ve onunla meşgul olacaktır. Çünkü bu zaman, onunla iştigâl vaktidir.

Şeyhin ruhâniyet ve râbıtası görünse bile onu terk edecek ve onunla meşgul olmayacaktır.

Sâlik yürürken de görüş ve diğer hislerle kalbinin tefrikaya (ayrılık ve bölünme) düşmemesi için, gözü ile ayağının önüne bakacak (nazar ber kadem) ve kalbinde zikri mülâhaza edecektir.

Şeyhimin hânekâhında emirle "Allah" zikrini yapıyordum. Bu hâl bana zuhur etti. Şeyhimin ruhâniyeti zahir oldu. Kaybolarak fenâfilkalb oldum. Şeyhim göründü. Muhabbetimden ve râbıtaya olan aşkımdan hazır olan şeyhime teveccüh etmek istedim. Şeyhimin ruhâniyeti hâl lisânı ile bana dedi ki: "Oğlum, râbıtamı da zikrini de bırak. Cenâb-ı Allahu Teâlâ'dan geleceğe yönelerek bekle. Yani gayb ve fenâ halinde Allahu Teâlâ'ya müteveccih ol. Bu Allah ile iştigâl vaktidir" buyurdu.

Sonra bir kitapta: Hz. Şah-ı Nakşibend ile bir mürîdi arasında bu olayın oluşunu okudum. Hz. Şâhın meclisinde gayb ve fenâya düşen mürîd, gaybı terk ederek şeyhin suretine teveccüh etti. Hâlini keşfeden Hz. Şâh; mürîde "Beni bırak, gaybe teveccüh et" buyurdu.

Bu kavmin istilâhâtında: Bu gaybte; Allah'tan gayri her şey kaybolmuştur, ki buna teveccüh, visâl ve şuhûd zamanı denir.

Sâlike gayb hazır olunca, ona yönelecek, bu arada letâiflerin zikir yapmaları da caizdir.