<< İhsan yolu FİHRİST

ŞEYH-İ MECZÛB MUHAMMED SAÎD SEYFÜDDÎN'İN (KDS)

KISACA HÂL TERCÜMESİ

Doğumu : 1289 (Tahminen) - Cizre
Vefatı : 1331 -Cizre

Musul da beş büyük peygamber yatar. Evvelden beri söylenen bir söz vardır: "Musul Enbiyâ, Cizre Evliyâ diyarıdır". Hakikaten insanların ikinci atası ULULAZIM Peygamber Hz. NUH'un da yattığı Cizre'de, Hz. Resûlûn (AS) mübarek zürriyatı ile seyyidlik ve yine burada yerleşmiş ensar ile eshap zürriyetinin fazla oluşundan daima büyük derecede evliyanın mevcut olduğu ecdatlarımızdan beri bilinen bir hakikattir. Dünyaca tanınmış divan sahibi ŞEYH AHMEDİ CİZERİ (Meşhur melâyı Cizeri) Hz. Muhammedil GAVS, Şeyh ABDURRAHMAN GLI, Şeyhi Züraf ŞEYH MUHAMMED BUSERİ (Kesik baş) Seyyid Muhammedi Kutup (Allah sırlarını atfetsin) gibi zatlar Cizre içinde olup, etrafında da büyük evliya, zamanlarında ilâhî aşk ve hakikat çırasını yakmışlardır.

En çok Nakşi, Kadiri ve Rufai tarikatlarının kibar evliyasıyla dolu Cizre, aynı zammanda Medreseleriyle meşhur ulema merkezi idi. Tarikat ve ilim sancağının yükseldiği 20. asrın başında, bir taraftan da aşiretlerden kurulmuş HAMİDİYE alayı ve diğer aşiretlerin mücadeleli rekabetleri daimi talim, cirit, atış ve debdebeleri gibi zıt kutupların mevcut olduğu zamanda doğan Hz. ŞEYH SAİT SEYFEDDİN (Şeyhi Meczûb) güneşi hepsinin üstünde parlayarak görülmemiş bir hâl ve zaman husule getirmiştir. Bütün tekkeler sükût ederek ona yönelmiş, medreseler boşalarak ona koşmuşlar, meşhur eşkiyalar, ağalar işlerini evlerini terk ederek sülûke girmişler, büyük bir transit ve ticaret merkezi olan Cizre on binden fazla nüfusu ile feyz ve cezbede mustağrak kalarak dükkânlar ve çarşı kapanmış, ALLAH ve RESÛL aşkına griftar olan gönüller dünya alış verişinden aylarca kesilmiştir. Alimler kitaplarda okumadıkları bu garip ve acaib hale zorla teslim olmuşlardır. O zaman Cizre de mevcut Yahudi ve Hıristiyanlar bile bu garip hâl ve irşada hayretlerini saklamayarak: "İnanınız ki, dünyada böyle bir insan zor yetişmiştir. Biz yarım saat sonra da şeyhin geçtiği sokaklardan geçerken feyz ve nur kokusunu duyuyoruz, o hepimizin şeyhidir" derlerdi.

Hz. Şeyh, Cizre'nin en tanımış ailesindendir. Dedesi Hacı Ali CİHANGİR, zamanında Bağdat, Musul, Trabzon, Halep, Şam, istanbul arasında yegâne YÜN, MAZİ, YAĞ, KOYUN toptan tüccarı olup odalar dolusu mecidiyeler ile isim almış büyük servete sahipti. Ahreti için de öyle muttaki, hayırsever bir zattı. Yüksek medeni yaşayışı, Şam'dan getirtmiş olduğu özel aşçısı olup, Cizre'ye de ilk defa lamba ve madeni kömür sobasını yine o getirmiştir.

Oğullarından Hz. Şeyhin pederi Hüseyin Mazlum Efendi, kerem sahavet ve bütün insani duygularda bir örnekti. Zengin ve fakir Cizre'de hiç kimse menfaat ve nimetinden ayrı kalmamıştır. Camilere gelen binlerce garip şeyh dervişlere bile senelerce devam eden sofralar göndererek bu muazzam serveti Allah yolunda seve seve harcamıştır. Bizzat kız kardeşinden işittim: Son zamanlarında fakirliğe duçar olmuş, gözlerinin görmesi de çok zaif olmuştu. (Uzun bir zaman belediye reisliğini de yapmıştı.) Bir gün evinde hiç bir yiyecek de yokken, hasta olarak ta günlerden beri yatmakta idi. Bir ilaç parası için de hiç kimseye zerre kadar bu yokluğunu belirtmemiştir. Eski dostlardan birisi onu ziyaret etti. Ve giderken döşeğin altına 13 mecidiye koydu. Fakat hemen ziyaretine gelen diğer bir hemşerisi, bu sene hayat çok pahalıdır. Çoluk çocuk nafakası çok zorlaştı diye konuşunca, Hüseyin Efendi ona: Şuraya bir müslüman bir şey koydu, al kendine götür, diyerek hiç el sürmediği 13 mecidiyeyi ona verdi.

Bu ailenin bütün fertleri beşeriyet üstü bir yaradılışa sahipti, haklarında: Eğer Allahu Teâlâ beşer suretinde melek göndereydi Hacı Ali Cihangir Zürriyeti gibi olurdu, derlerdi.

Hz. Şeyhin annesi Seyyid Halime, mevcut sahih seceresiyle Hz. İmamı Hüseyin neslinden olup, vilayeti apaşikâr, ibadet, takva özelliği ile nadir görülmüş islâm hatunlarındandır.

Hz. Şeyhin amcası Müderris Molla Muhammed Beşir, Cizrenin büyük alim, imamı ve hatibi idi.

Hz. Şeyh çocukluğunu ve taze gençliğini ilim tahsili ile geçirmiştir. Çok mütenasip narin vücudu billur gibi gerdanı, beyaz inci rengine, müstesna güzel yüzünde kırmızı gül gibi yanakları, kalem kaşlar altında ÇOK siyah iri gözleriyle Hz. Yusuf gibi güzelliğe meşhur olmuştu. Bidayetinden beri güzel ahlâkı cesaret, cömertlik, sadakat, dostluğundaki ciddiyet ve samimiyetle herkesin kalbinde yer etmiş ona dost olmakla saadet neşesine girerlerdi.

İLK HÂL VE MÜJDE:

Hz. Şeyh anlatmış:
Bir sabah tenha bir saatte mescide girdim, birdenbire büyük bir feyz ile kendimden geçerek düştüm, mihrapta enbiyalar şâhı Hz. Resûlün (AS) oturmuş ve bana nazır ettiğini gördüm. Bu saadet meclisine büyük evliyanın birer, birer gelerek Hz. Resulü ziyaret ettikten sonra, beni istediler. Hz. Resûl (AS) her isteği sükûtle karşılıyordu. Hatta içlerinden bir zât: "YA RASÛLLELLAH, benim mıntıkamdadır" diyerek ikinci sefer istediyse de vermedi. Hayatta ve gerekse de dünyasını değiştirmiş büyük evliyadan divan tamamen dolmuştu. En son, çok acâib bir güzelliğe sahip haşmetli bir zât gelince Hz. Resûl "işte sahibi geldi" diye buyurdular. O zat Hz. Resûl'ün en kâmil bir edeb ve yakınlıkla ziyaret etti. Verilen Resûl emri üzerine Hz. Resûl'ün sağ tarafına ve en yakın yerde oturdu. Bu zât, Şâh Muhammed Ali Hisâmüddin idi.

Hz. Resûl (AS) emir buyurdu:
-Ali! Evlâdım SAİD'İ sana emânet ettim.
- Yâ Rasûllüllâh emriniz başım üstüne. Emânetinizi kabul ettim. Sonra bana dönerek:
- Oğlum Said. Ben TAVİLE'de otururum. Beni görmeye gel, diye söyledi.

Saadet meclisi dağılıp M. Said hazretleri kendisine geldiğinde kalbi ve ruhu tamamen değişmiş, ilâhî aşka gark olmuştu. Hemen eve gelerek ufak bir odaya kapandı, feryat ve göz yaşlarının dinmesi artık gayri mümkündü. Akrabalar âlimler toplanarak ne istediklerini sorarlar.. Bir tek kelime ile onlara hitap eder: "Beni Tavile'de Şâh Muhammed Ali'ye gönderiniz" der. Onlar da: "Tavile'yi ve bu şeyhi işitmedik. Bu fevkalade hâl başka bir şeydir" derler, doktor getirirler, türlü türlü çarelere baş vururlarsa da derdinden henüz anlayanı yok. Ayları, mevsimleri, hatta yılları bu odada tek başına figân ve gözyaşlarıyla geçirir. Son zamanlarında hiç bir kelime konuşmaz olur. Müthiş sıcaklar, dondurucu soğuklar ona tesir etmemiş, ağlayan annesinin elinden ancak bir parça ekmek almakla geçinirdi. Hiç konuşmadan bir ağıt üzerine yazdığı BENİ TAVİLE'YE ŞÂH ALİ'YE GÖNDERİNİZ yazısını annesine vererek başka hiç bir beşerle konuşmazdı. Kaçmasın diye üzerine kapı kapatılmış, mecnûn diye anılırdı. Bir kaç defa fırsat bularak Tavile'ye doğru kaçmış, fakat evin haberi olunca büyük bir kalabalık ile yakalayarak geri getirmişlerdir.

Bu hali üç seneye yakın devam etti. Apaşikâr vilayetiyle meşhur ŞEYH MUSTAFA SEBLAĞI Cizre'ye geldi. (Bu zât Hz. Mevlâna Halid'in baş halifesi Hz. Şeyh Osman Sirâceddin'in halifesi olup, büyük velî olan Hz. Mevlânanın hanegahında çok hizmet etmiştir.) Kendisine M. Said ile görüşmesini rica ettiler. Odasına gidip yalnız kalınca manen meseleyi anladı, amcasına dedi ki: "Size büyük saadet ve müjdeler olsun ki. Said'in durumu bir mecnûniyet değildir, ilâhi çok büyük bir saadetin eseridir. Onu Tavile'de. çok büyük şeyh olan Hz. Şâh Ali Hisâmüddin'e gönderiniz."

Nihayet, Allah'ın lütfuyla vuslat zamanı yaklaşır. M. Said'e hizmet ve refakat edecek Hacı Ahmet Kebabçı isminde birisi Dicle nehri üzerinde bağlanan kelek denen bir vasıta ile Musul'a hareket ettiler. Musul'dan Süleymaniye'ye vardığında, Hz. Şeyh Osman Sirâcüddin'in Halifesi Şeyh Emini Hâl onları karşılar, tekkeye otururlar. Fakat M. Said hâlâ konuşmuyor. Halife gözlerini kapayarak Hz. Şâh Ali'den konuşması için izin ister. Fakat daha gözlerini açmadan yani ilk keşif Hz. M. Said'e açılarak "Hacı Ahmet bize bir çay yap" demekle ilk konuşmayı yapar. Halife ile sohbet ederler. Halife de ona hayran olmuş, hiç olmazsa bir kaç gün misafiri olarak kalmasını rica ederse de, Hz. Said der ki: "Hz. Şâh bırakmıyor." Biraz sonra da Hz. Şâh Ali'nin gönderdiği biri meclise gelerek Hz. Şâh'ın selamını tebliğ ile "Emânetimi geciktirmeden göndersin" dediğini halifeye söyler. Ve Said'i alıp Tavile'ye götürür.

Rivayete göre Tavile'de Hz. Şâh, M. Said'e bir hücre tahsis ettirmiş, Said gelince, bu hücreye misafir alırlar, ilâhi bir huzur, haşmet, vekâr, ve ibadet mevkii olan Tavile'de herkes sükût üzere çalışırken (manevi çalışma, ibadet, sohbet, zikir gibi) sabahleyin hücresinden fırlayan Said mest ve bî hoş olarak Hz. Şâh'ın bulunduğu özel hücresinin karşısında kasîdeler okuyarak dönmeye başlar, tam 14 gün bu sermest hali devam eder ki, bütün hanekân halkı hayretler içinde kalmışlardır. Hâlâ da Hz. Şâh'ın huzuruna çıkamamış ve Hz. Şâh'ı görememiştir. 14. günün sabahı Hz. Şah hücresinden çıkınca, M. Said dayanamayarak kendisinden çok geçmiş bir halde yere düşer.

Hz. Şâh Ali buyurur:
"Said'in bu haline çok mu teaccüb ediyorsunuz? Allahu Teâlâ ruhlarımızı beraber yanyana halk etmiştir" diyerek, elinin şehâdet parmaklarını birleştirerek işaret ettiler, "İlkin Ona Hz. Fahri Âlemin kudsî ruhunun bereketiyle biraz nazar ettim. O ise bu nazarı tam aldı. Geçtiği bütün çölleri, dağları, vadileri hep Hz. Fahri Âlemin bereketiyle doldurarak bana geldi."

El pençe divan durmuş yüzlerce hülafâ, mürîd ve mahsuplar bu rahmet âleminden mest olmuş, fakat M. Said o gün de beşeri gözlerle Şâhına bakamamıştır. Tavile'de 3 ay kadar kaldıktan sonra, Hz. Şâh onu Cizre'ye halife olarak tayin etti. Ve Cizre'ye döndü.

Bir sabah Tavile'den o Şâhın verdiği bir nazar ile yine sermest olarak evindeki hücresinden çıkarak mescide gelir. Büyük ve ağır cezbenin tesiriyle sokağa çıkar, fakat onu her gören de cezbesine kapılır, peşine katılarak kasîde ve salâvât ile sokaklara düşerler. Pederim bu ilk çıkış gününü şahidi olarak bana anlattığı:

Pederim (yani benim dedem oluyor) Hacı Hasan'ın misafirhanesinde ensarı şeyhlerinden HACI ABDÜLAZİZ, Şeyh Abdulvehhab, Müftü ve şeyhin amcası Molla Muhammed Beşir ve bir cemaat oturuyorlardı. Dışarıda salâvâtı şerîfe seslerini işittik. Ben 12 yaşlarında idim, hemen dışarı çıktım. Ne göreyim? Şeyh Said Hazretleri başı açık, saçları omzuna kadar dökülmüş, o kara gözler fincan gibi açılmış kendinden hiç haberi yokmuşçasına mest, elinde bir kamçıyı, arasında da 30-40 kişi kadar caddeden geliyordu. Ben koşarak misafir salonuna gelip baba Şeyh Said'tir, dememle beraber o da kapıda hazır oldu. YA ALİ HİSAMEDDİN diyerek bir şahin gibi salonun üst tarafında bulunan pederim Hacı Hasan'ın yanında durdu. Meclise bir göz gezdirdi. Elindeki kamçıyı Şeyh Abdüllaziz Ensariye salladı. Ve rüzgâr gibi çıktı. Şeyh Abdülaziz de derhal cezbeye kapılarak bihoş olup takılanlardan oldu. Meclis bir müddet neye uğradığını bilmiyordu. Biraz sonra aklı başına gelen amcası molla M. Beşir hıçkırıkla ağlayarak "Ne yazık ki mahvolduk. Sait elimizden gitti" diyordu.

Bu rahmani cezbe gittikçe arttı. Hz. Şeyh sabah, akşam ve bazen de gece yarısı meczûb olarak, bir ata binerek elinde kama ile Cizre'nin sokaklarını büyük bir cemaatle geçiyor, YA KALBU SALLİ ALENNEBİYİLHADİ meşhur kasideyi hep beraber okuyorlar.

Geçtiği yerlerde herkes, çarşıda olsun, evde olsun, şeyhi gören yahut sesini duyanlar hemen cezbeye tutuluyordu. Çarşının arka tarafından geçerken sakal traşı olan Mele Hadi, usturanın altından fırlayarak sakalı yarı tıraşlı, yarı sabunlu olarak şeyhin arkasına takılıyor, inadıyla benliğiyle meşhur gençler reisi Abdi Ağa "Bu nasıl şeydir?" Kalbinden geçirmiş, fakat Hz. Şeyh cemaatiyle geçerken, bu sırada evinden çıkarken şeyhi görünce baş aşağı yuvarlanarak saatlerce cezbede kalıyor. Hülâsa, görülmemiş ve işitilmemiş bir feyz ve acâib kerametler ile bütün Cizre o cezbenin tesiri altında kalarak bir zaman çarşı kapanıyor ağalar sülûke giriyor, başka şeyhlerde bir mürîd ve halife kalmadan hepsi ona tâbi oluyor. Bu arada kazanın da etrafı ve muhiti o'nun manevi tasarrufu ile istilâ ediliyor.

Bu haliyle yüzlerce kişi büyük keşfe mazhar olmuş, ümmî bir köylü olan Sofi Ali Hayyiç, bülbül gibi farsça konuşarak acâib kerametler ihzar ederek "Ene Şemsi Tebrizi" diyor. Her mürîdin hali bambaşkadır. Çünkü şeyhin nazarı her şeye kâfidir. Başka şeyh yanında ilk olarak Hz. Şeyh Said'in hatme-i şerîfine gelen Şeyh Abdulaziz Emine Besse'ye Hz. Şeyh bir teveccühle Hz. Fahri Âlemin nuru ile sermest ve mustağrak etmiş şifahen de buyurdu ki: "Vallahi ölünceye kadar da mezarda da hatta haşirde bile nazarın nuru içinde kalacaksın" ve öyle de oldu. Çok büyük bir vilayetle gitti.

Bir Cuma günü Cizre'nin büyük camisi. Şeyh, âlim ve müminler ile doludur. Hz. Şeyh o cezbe saltanatıyla geliyor. Yüz aslan heybetiyle minbere çıkıyor. Nazarıyla herkesi sermest etmiş cemaat âlemi de değişmiştir. Sağ tarafa dönüyor, yüksek sesle" Şeyhlerimden başka ayağım bütün evliyanın boynu üzerinedir. Yâ Hû!., "demesiyle bütün cemaat o feyizli söz ve nazar altında eğiliyor. Yüzlerce gül esans şişesi sanki patlamış, kesif nur kokusu her tarafı kaplamıştır. Sonra sol tarafa dönerek aynı sözü tekrar ederek onları da aynı hale getiriyor. (Malûm ola ki Hz. Gavs-ı Geylânî'den başka kimse bu sözü söyleyememiştir.)

Bu ağır cezbe hâli üç sene kadar devam ediyor, ikinci sefer Tavile'ye gidip Hz. Şâh Ali'yi ziyaret edip gelince, artık o coşmuş ilâhî deniz, sükût bulmuş, tarikatı aliyenin bütün hâl ve esrarının kemâline ermiş, sünneti seniyeyi bütün teferruatıyla uyanıklık içinde yaparak, sohbetiyle irşada başlamıştır (O kadar sünneti seniyeye bağlı idi ki, çayı dahi üç içimde içerdi). Şeyh Reşîd isminde bir halifesi Şam'da, Şeyh İsmail adlı halifesi Diyarbakır'ı tam irşâdıyla kaplamış el'an dahi kudsî bereket ve aşk devam etmektedir. Cizre'de çok halifeler büyük derecelere yükselmiş, bunların en büyüğü ve sonra Hz. Şâh Muhammed Ali'nin büyük halifeleri sırasında üstün yer almış olan divanından ve sohbetlerinden nakil ettiğimiz Seyyid Muhammed Kadrî hazretleri bu bereketin varisi olmuştur.

Şeyh Meczûb hazretlerinin tarikat ve ilmi sohbeti irşadın tamamına kâfi geldiği gibi, inatçılar için de cebri tasarrufunu bir kaç tanesinden bahsedeceğim. Buyurmuştur ki: "En katı kalblere dahi istersem bir nazarda vilayet vermek zor bir şey değildir."

l- Salih şeyhlerden Meydinli Molla Emin anlatmış:

"Uzun zamandan beri hilvethanemde efkar ve ezkarla meşgul idim. 'Daha evvel Cizre'de bir şeyhin başı açık meczûb olarak gezdiği anlatılmış ve kalben öyle nasıl şeyh olur diye hakkında iyi düşünmemiştim. Bir cuma akşamı zikir nurunun içinde mustağrak olmuştum. Havada bir halka güzel kuşların gitmekte olduğunu gördüm. Halka içinde hepsinin büyüğü ve zülfleri olan bir büyük kuş, halkadan ayrılarak yanıma geldi. İkaz edici lisanla:

-"Sana ne oldu ki Hz. Şeyh Sait hakkında kalbinden iyi şeyler geçirmedin? Dünya ve ahirette hiç kimsenin kurtaramayacağı bir darbe ile seni mahvedecektir, biz, affın için çok rica ettik. Ancak gelip benim mürîdim olursa affedeceğim" dedi.
-"Siz kimsiniz?" diye sorunca,
-"Biz Hz. Mevlânâ Halid'in halifeleriyiz. Bu gece Hz. Resûl'ün başkanlığında hayatta veya dünyasını değişmiş bütün evliya davetli olup, Şeyh Sait Hazretlerine Hz. Resûl bizzat kutbaniyet hırkası giydirecektir. Biz de O merasime gidiyoruz, ben Şeyh Salihi Sipkiyim. Bu işaretten sonra feryatla uyandım. Hemen Cizre'nin yolunu tutarak gelip Şeyh Hz.'ne mürîd oldum." (Bilahare halife olup Hz. Şeyhin vasiyeti üzere Mübarek cesedini yıkamıştır.)

Yine bir gün Hz. Şeyh seferden dönerken Meydin köyüne birkaç dervişle gelir. Akşam olduğu için mescidin damına çıkarlar, başka şeyhe tâbi bu köy halkı ileri geri konuşarak hürmetsizlik gösterirler. Hz. Şeyh dediklerini duyuyor, yanındaki dervişe "Tahta merdiveni dama çek" der ve köye nazar eder. Bütün köy cezbeye gelerek figân ve rica ile mescidin etrafında dönerler. Eman ve yalvarıştan sonra, Hz. Şeyh onları af eder.

Herkes gelip tövbe ederek yeni bir ilâhî şevk ve nura gark oluyordu. Alkolik, şişesi hiç cebinden eksik olmayan birisi de Hz. Şeyhe gelir, der ki:
-"Şeyhim her şeye tövbe edeceğim, yalnız içkiden ayrılamıyorum. Artık bu elimde olmayan bir şey olmuştur."

Hz. Şeyh der ki:

-"Her günahtan tövbe ederek yapmamaya azmet, içkiyi de içmeyeceksin."
-"Kendimi tutamıyorum."
- İçebilirsen, iç!

Bunu bir müsaade tahmin eden alkolik tövbe alır. Öğleden sonra da Hıristiyan mahallesindeki meyhaneye gider. İsteği üzerine kendisine içki getirirler. Kadehi eline alınca, kadehin içinde Hz. Şeyhin kamasının ucunu görür. Meyhaneciyi çağırarak, şişeyi ve kadehi değiştirir, gözlerini oğuşturur (Yani rüya değildir diye). Fakat üç kere değiştirdiği kadehte Hz. Şeyhin kamasının ucunu görünce bir korku da hasıl olur ve hemen camiye Hz. Şeyhin yanına gelir. Hz. Şeyh der ki: "Üç kere yetmez miydi? Bir daha da değiştirseydin bir kama ile seni iki parça ederdim." Artık o mürîd, ömrünün sonuna kadar tövbesi üzerine doğru yola gitti.

Tarikatın çok sadıkı ve hizmet edeni, ve Hz. Şâhın da hil'atiyle halife olmuş Diyarbakırlı Kelekçi SOFİ Mehmet'ten bizzat dinledim:

Bir gün bir kaç derviş ile Hz. Şeyhe refakat ederek Cizre'den iki gün mesafede, sarp dağlar arasıda bulunan bir yere doğru gidiyoruz. Derşev köyüne geldik. İlmi ve kemâli iyi bir şeyh vardı. Şeyh-i Meczûb'u büyük bir hürmet ve mahviyetle karşıladı. O gece sohbet ettiler. Bu mıntıkadan sonraki eşkiyaların hiç kimseyi tanımadıklarını ilmen ve tarikaten hiç bir suretle bunlara tesir etmenin mümkün olmadığını beyan ederek Hz. Şeyhin o tarafa irşada Sabahleyin de Hz. Şeyh atına binerek o tarafa hareket ederken Hz. Şeyhi uzun müddet yaya olarak uğurladı. Ayrılacağı zaman hürmetle dedi ki:

-"Şeyhim, Allah bilir ki siz kalbimde çok sevgilisiniz. Kanaatıma göre de, değil zamanın, belki dünyanın en büyük şeyhlerindensiniz. Fakat bu eşkiya herifler Allah, Resûl, din diye bir şey bilmeyecek kadar zalim ve edepsizdirler. Size karşı da büyük bir hürmetsizlik yaparlar diye korkuyorum. Hz. Şeyh bu tarafa gitmesin." dedi.

-'Merak etme, Allah'ın kudreti her şeyin üstündedir" buyurdu.

Biz yola devam ettik. Öğleden sonra bir dereye doğru iniyoruz; henüz kimseyi görmüyoruz. Hz. Şeyh "Ya Ali Hisamüddin, Ya Hû!" diyerek kamayı salladı ve nazar verdi. Birkaç dakika sonra kulağımıza bazı salâvât sesleri geldi, fakat başaramıyorlardı. Ufak tepeyi aşınca dere kenarında AMER denen.meşhur eşkiya, geçecek, kervanları soymak üzere çetesiyle pusuda bekliyordu. Daha şeyhi bile görmeden o nazar ile halleri değişmişti. Haz. Şeyhi görünce o da atına bindi ve adamlarıyla şeyhi karşılamaya geldi. Öğle cüsseli kahraman bir adam ki, buğdayı parmakları arasında un gibi ufalardı. Fakat daha 20-30 adım mesafeye yaklaşınca Hz. Şeyh "YA-HÛ!" diye nazar verdi. Ne görelim, o koca adam attan fırlayarak yere sırtüstü düşmüş, bir şahin gibi Hz. Şeyh hemen üzerinde hazır olup bir ayağını eşkıyanın göğsü üzerine koymuş ve kamayı çekerek:

-"Söyle bakalım ne zamana kadar Hz. Muhammed ümmetinin yolunu keseceksin?
Çok mecalsiz ve ölü gibi olmuş o kahraman eşkiya:
-"Tövbe ya şeyh, tövbe! Beni affet! Bu işten vazgeçeceğim" diyordu. Hz. Şeyh onları bırakıp köylerine geldi. Onlar da derede yıkandılar, ve hepsi gelip Hz. Şeyhi ziyaret ederek divanında el pençe durdular. Vakit ikindi zamanına yaklaşmıştı. Herkes apaşikâr gördü ki iki beyaz güvercin gibi çok güzel iki kuş gökten' gelerek Hz. Şeyhin omuzlarına kondu. Bu duruma bütün cemaat şaşırtmıştı.

Hz. Şeyh sordu:

-"Amer bunlar nedir?" Ve şaşkın haldeki Amer'e dedi:
-"Yum gözlerini, güvercin olup olmadığın anlarsın." Gözlerini yumunca, Hz. Şeyh kalbine nazar verdi, irkildi. titreyerek ve ağlayarak söyledi:

-"Şeyhim bunlar güvercin değil, insandırlar. Ama nasıl insandırlar? Meleklerden, hurilerden daha güzel insandırlar!"
-"Tanıyor musun?"
-"Toprak başıma olsun ki, bütün ömrün günah ve isyanla geçmiştir, bunlarla münasebetim nedir ki, tanıyayım?"
-"Biri Hz. Şah-ı Nakşibend ve biri Hz. Gavs-ı Geylânîdir."

Hz. Şeyhin böyle cebri tasarruf ile irşattan çok olup, bu kadarla iktifa edeceğiz.

Hz. Şeyhin ayrıca divanı da mevcuttur. Bu divan da çok kıymetti olup. tarikatı aliyyede rütbelerle kazanmış (201) lakabı vardır. Kutbuddin, Tacuddin, Seyfüddin, Gıyasüddin gibi. Yine divanında der ki: "Aşkın piri benim. Her kim mustağrak ise benim denizimden mustağraktır. Siz, yâ Bahrül istiğrak diye benden istimdat ediniz." Ve son olarak da ismini "Yâ âşıkı Rasûllülah" olarak bildirir.

Menem Seyfi rabbani
Menem kerrârı sanî
Menem seki dergahî,
Hüsameddini Osmânî,

Madde aleminde hulûsla yapılan bir işin manevi alemde karşılığını ve bu kitabın da değerini gösterir bir hakikatten
bahsedelim.

Seyyid Muhammed Kadrî (Kds) sohbetlerinde açıkladılar:

"Bir gece mana aleminde gıpta edilecek, çok güzel yüksek bir makamda yüzleri çok nurlu mesut bir er ile hanımını gördüm, sordum:

-"Cenâb-ı Hak bu güzel mevkii ve büyük saadeti neden dolayı size ihsan etmiştir?"
- "Bana Hasan Ağa derler. Bu da refikamdır. Dünyadaki amelimizin karşılığı, bu mevki ile hiç münasebet almazdı. Hatta ağalık işinin gafleti ve vebali malûmdur. Bir gün, Cizre'de Hacı Naif Ağaya misafir geldim, divanhanesinin karşısında cami ve merkadi şerîfi bulunan Şeyhi Meczûb hazretlerinden nasılsa sohbet ederek, herkes büyük bir sitayişle onu övdüler. Ben de sordum:

-"Bazı zatın geride kalmış kitapları, eserleri yok mudur?

Mecliste bulunan şeyhin yakın akrabalarından Ahmet Zeri ismindeki şahıs gidip, şeyhin el yazısı ile yazılmış eserini bana getirdi (tercümesini yaptığımız İhsan Yolu kitabı idi) Arapça bilmediğim için, kitabı okuyamadım. Yalnız, ondan 15 mecidiyeye satın aldıktan sonra dedim ki:

-"Bu kitabı Hz. Şeyhin merkadi şerîfine kendim ve ailem için vakıf ediyorum, din kardeşlerimiz bu vakıftan istifade etsinler. Kitabı Ahmet Zeri'ye teslim ettim. Ben ve refikam öldüğümüzde Allahu Teâlâ hazretlerin bunun hatırı için, ikimizin bütün günahlarını af ederek bu güzel makâmı ihsan etmiştir."

Bu sohbeti yapan Hz. Seyyit Kadrî bu kitabı asla görmemiştir. Çünkü kitap elli seneden beri kayıp olup, birisi tarafından kimseye gösterilmeden saklanmıştı. Elhamdülillâh yine Hz. Şeyhin kerâmetiyle bu kitabı bulmak, almak ve tercüme etme hizmetinin saadeti bize nasip oldu. Kitap elimize geçince kabında: "Bu, Hasan Ağa ve ailesinin vakfı olup, Hz. Şeyhin akrabalarından Ahmet Zeri'ye teslim edilerek, din kardeşlerimizin istifadesi için Merkadi Şerîfe hediye edildi." yazısının mevcûd olduğunu gördük, isteyene de gösterebiliriz.

Şeyhi Meczûb hazretlerinin büyüklüğü ve vefası hakkında bizzat Sultan Seyyid Muhammed Kadrî'den dinledim. Buyurdu ki:

"Şeyh-i Meczûb'un vefatından seneler sonra idi. Bir gün hücremde Hz. Şâh Hisâmüddin'in râbıtası ile meşgul iken. basiretimle Cizre'den bir cenazenin mezarlığa götürüldüğünü gördüm. Ölü mezara konulup telkin de verildikten sonra halk döndü. Ayak ve başucunda iki siyah melek hazır olup, suale başladılar. Ölü simsiyah ve telkinden habersizdi. Su akıntısı içinde dikili bir kamış gibi, müthiş korkudan hem titriyor hem de bütün vücûdu gidip geliyordu. Simsiyahtı, sual
meleklerine cevap verecek hali yoktu. Bu çok zor duruma acıyan Hz. Şeyh-i Meczûb'un mübarek kudsî ruhu, Arşı Alâ'dan yeşil büyük bir nü; olarak ölünün başucun aktı. Onu takiben, 100 güneşten parlak Hz. Şâh Hisâmüddin'in kudsî ruhu da Şeyh-i Meczûb'un ruhu üzerine aktı. O güneş gibi nur coşuyor ve dalgalar halinde ölüye çarpıyordu. Çarpan yerler beyazlaşıyordu. Bu suretle, bütün vücudu beyazlaştı. Kalbi çalışmaya başladı. Telkini aynen okuyarak sual meleklerine cevap verdi.

Hücremde râbıtamda hazır Hz. Şâh'tan bunun ne işlemi vardı ki bu hâle düşmüş?" diye sordum Hz. Şâh buyurdu ki:

"Bu bakkal başıdır, dükkanına gelen köylünün mallarını karıştırır, haklarını eksik verirdi. Bir zamanlar, Şeyh-i Meczûb'un meclisine gitmiş, ona muhabbet etmişti. Şeyhin vefa ve himmeti, onu da dar halinde bırakmadı. Biz de şeyh ile beraberiz." (Şeyh hazretleri bana ölünün adını söylemişse de ben açıklamadım)

Halen Cizre'de bakkal olan Mehmet Ali adındaki kişi, bütün Cizre'nin bildiği ve hâlen de hayatta yüzlerce kişinin şahit olduğu olayını bizzat bana anlattı: "Altı yaşında idim. Sokakta oynuyordum. Şeyh-i Meczûb hazretlerinin camisine geldim. Kuyudan su çekmek istedim. İpi biraz çektikten sonra ip çıkrık ile demiri arasında düştü, ipi çıkarmak için kuyunun ön tarafına korkuluk olsun diye konmuş büyük taşın üstüne çıktım, elimi çıkrığa atarken dengemi kaybederek kuyunun içine düştüm, boğazıma kadar suya battım, sonra ayağım daha yüksek bir yer bularak biraz daha yükseldim, bir parça toprak ta benimle düşerek başımı kırmıştı. Camide hiç kimse yok. Ben bağırıyor ve ağlıyorum. Nurlu bir zât hazır oldu. "Oğlum korkma" dedi. Ben kendimi kuyunun dışında gördüm. "Amca siz kimsiniz?" dedim. "Ben Şeyh Said'im" dedi. Bütün elbiselerim sudan çıkmış ıslaklığı ile, başım kırılmış olarak ağlaya ağlaya eve geldim. Bütün halk duydu. Bazıları ne oldu diye bana olayı tekrar ettiriyorlar, şeyhin rengini soruyorlar, ben anlattıkça para veriyorlardı. Cismen hazır olup, çocuğu kuyudan çıkartan Şeyh-i Meczûb'un dünyasını değişmesi üzerinden 20 yıl geçmişti...

Son zamanlarda, camisinde, ders veren takva sahibi ve salih bir zat olan Molla Abdurrahim, pederime söylemişti: "Ben şeyhi Meczûb'u iki sefer cismen zahiri gözlerle camisinde gördüm. Bir kere camiye geldim. Hz. Şeyh beyaz gülün yanında idi. Yavaş yavaş yürüyerek türbeye girdi. Bir kere de türbenin kapısında duruyordu. Ben cami avlusuna girince içeri girdiler."

Hz. Şeyh Seyyid Muhammed Kadrî der ki: "Türbe-i şerîf daima Hz. Resûl'ün yeşil nuru ile doludur. Bazen kubbenin dış tarafına bile taşar. Siz türbenin sokağından dahi geçerken türbenin dış duvarının karşısındaki duvar kenarından geçiniz."

Hz. Şeyh-i Meczûb Muhammed Said Seyfüddin bir gece rüyada ben fakiren şöyle güründü:
Hz. Şâh-ı Pîr, Şâh-ı Nakşibend ve Gavs-i Geylânî'nin kudsî ruhları tamamen başı ve omuzlarında toplanmış, ilâhî mestliği ve güzelliği cennet, melek ve binlerce huri ile kıyas edilmezdi! Binlerce sene anlatması mümkün olsa, yine ondan bir zerre anlatılamazdı. Kısacası diyebilirim ki. Allah'ın cemâl nurunu akseden (yansıtan) bir ayine idi...

Divanından bir mısra:
Nura cemâla lemyezel, Mecruh kirim je ruja ezel
(Allah'ın cemâl nuru beni ezel gününde yaralamıştır.)